ENGLISH
Abant Med J: 4 (4)
Cilt: 4  Sayı: 4 - 2015
Özetleri Gizle | << Geri
ÖZGÜN MAKALE
1.
Bağ kesen total diz protezlerinde sabit ve hareketli insertli protezlerin sonuçlarının karşılaştırılması
Comparison of the results of fix and mobile PCL-substituting knee prostheses
Çetin Işık, Mehmet Atıf Erol Aksekili, Mesut Tahta, Mahmut Uğurlu, Metin Doğan, Murat Bozkurt
doi: 10.5505/abantmedj.2015.96658  Sayfalar 317 - 322 (1169 kere görüntülendi)
AMAÇ: Bu çalışmada total diz protezi uygulanmış hastalar retrospektif olarak incelenerek; arka çapraz bağı kesen çeşitleri içinde, sabit ve hareketli insertli olanlarının klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim Ve Araştırma Hastanesi’ nde Ocak 2006 - Haziran 2010 tarihleri arasında opere olmuş, takip süresi uygun ve yeterli kontrolü yapılmış, yarısı sabit insertli, diğer yarısı hareketli insertli olmak üzere arka çapraz bağ kesen total diz protezi uygulanmış 50 hastanın sonuçları değerlendirilip karşılaştırıldı. Klinik sonuçlar; Amerikan Diz Cemiyeti Skoru (ADCS) ve Hospital For Special Surgery - Patella Skoru (HSS-PS) ile değerlendirildi. Radyolojik olarak mekanik aks, protez uyum açıları, gevşeme bulguları, patellar tilt açısı ve patellar subluksasyon miktarı esas alındı.
BULGULAR: Sabit insertli grupta, preoperatif duruma göre fleksiyon kontraktüründe %80 azalma olurken, hareketli insertli grupta %85,7 oranında azalma gözlendi. Ameliyat sonrası ortalama fleksiyon açıları sabit ve hareketli insertli grupta 107,880 (72-140) ve 111,560 (80-136) bulundu. Ameliyat sonrası, ADCS Diz Skoru sırasıyla 86,88 ve 84,72 bulundu. ADCS Fonksiyon Skoru sonuçları 83,00 ve 82,4 idi. HSS-PS sonuçları ise: Sabit taşıyıcılı grup için 86,60 ve hareketli taşıyıcılı grup için 90,20 olarak bulundu. Bu parametreler açısından gruplar arası farka rastlanmadı. Yüksek patellar tilt açısının ön diz ağrısı ve düşük HSS-PS ile ilişkisi ileri derecede anlamlı bulundu (P<0,001).
SONUÇ: Literatürle kıyaslandığında sabit ve hareketli insertli bağ kesen protezler benzer sonuçlar vermektedir. Yüksek patellar tilt açısı klinik sonuçları kötü yönde etkilemektedir.
OBJECTIVE: In this study, patients who have total knee prosthesis are retrospectively investigated. The purpose of this study is to compare clinical and radiological results of fix and mobile PCL-substituting knee prostheses.
METHODS: The results of 50 patients; operated in Dışkapı Yıldırım Beyazıt Research and Training Hospital between January 2006 - June 2010, followed up adequately in proper intervals, applied PCL substituting total knee prosthesis, half of whom with fix insert, the other half of with mobile insert; are analyzed and compared. Clinic results was assessed with American Knee Society's Score (AKSS) and Hospital For Special Surgery - Patella Score (HSS-PS). Radiologically; mechanical axle, prosthesis compatibility angles, loosening indications, patellar tilt angle and level of patellar subluksation were taken into account.
RESULTS: 80% of flexion contracture was resolved in patients with fixed insert, while 85,7% was resolved in patients with mobile insert, according to preoperative situation. Mean postoperative flexion degrees were 107,88 (72-140) and 111,56 (80-136) in patients with fixed and mobile insert respectively. Postoperative AKSS Knee Scores were 86,88 and 84,72 in patients with fixed and mobile insert respectively, while AKSS Function Scores were 83,00 and 82,4. HSS-PS were 86,6 and 90,2 in patients with fixed and mobile insert respectively. There was a statistically significant relationship of high patellar tilt angle with anterior knee pain and HSS-PS (p<0,001).
CONCLUSION: Compared with literature, PCL-substituting prostheses with fix and mobile inserts show similar results. High patellar tilt angle shows negative effect on clinic results.

2.
ST-Yükselmeli Miyokard İnfarktüsü İçin Primer Anjiyoplasti Uygulanan Hastalarda Hiperosmolaritenin Prognoza Etkisi
Prognostic Impact of Hyperosmolarity in Patients Undergoing Primary Angioplasty for ST-Segment Elevation Myocardial Infarction
Gökhan Çiçek, Sadık Kadri Açıkgöz, Servet Altay, Mehmet Bozbay, Mehmet İleri
doi: 10.5505/abantmedj.2015.97720  Sayfalar 323 - 330 (976 kere görüntülendi)
AMAÇ: Hiperosmolarite yüksek mortalite ile ilişkilidir, fakat kestirim değeri ile ilgili çok az şey bilinmektedir. Primer perkütan koroner girişim uygulanan ST-yükselmeli miyokart infarktüsü (STYMI) hastalarında hiperosmolarite ve uzun dönem sonuçlar arasındaki ilişki bilinmemektedir.
YÖNTEMLER: Ardışık olarak alınan, primer perkütan girişim planlanan STYMI tanılı 2.503 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hiperosmolarite için kestirim değeri ROC eğrisi ile elde edildi. Osmolarite eşiği kestirim değerinin üzerindeyse “yüksek grup”, altındaysa “düşük grup” olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Düşük grupta 1.669 hasta (ort. yaş 55.3±11.6 ), yüksek grupta 834 hasta vardı (ort.yaş 59.1± 12.1 ). Serum osmolarite seviyeleri yüksek grupta 295,9 ± 6,01 mosm/l, düşük grupta 281,6 ± 6,8 mosm (p <0.001) idi.
Yüksek grupta hastane içi ve uzun dönem mortalite anlamlı olarak daha yüksekti ( 62, 2.4% vs 1.5%, P <0.001; 65,2.7% vs 2.5%, P < 0.001,sırasıyla). Ortalama takip süresi 23 (1-54) aydı. Uzun dönem takipte çok değişkenli analiz; büyük olumsuz kardiyak olayları, yüksek hiperosmolarite grubunda bağımsız olarak öngördü ( olasılık oranı 1.72, 95% güven aralığı 1.07 to 2.77, p 0.02).

SONUÇ: Uzun dönem takipte, primer perkütan koroner girişim uygulanan ST-yükselmeli miyokart infarktüslü (STYMI) hastalarda hiperosmolarite; sodyum, kan şekeri ve kan üre azotu (BUN)’ dan bağımsız olarak, büyük olumsuz kardiyak olayları bağımsız olarak öngördürdü.
OBJECTIVE: Hyperosmolarity (hyp) is associated with high mortality rates, yet little is known about its predictive value. The relation between hyperosmolarity and long-term outcomes in patients with ST-segment elevation myocardial infarction who undergo primary percutaneous coronary intervention is not known.
METHODS: A total of 2.503 consecutive patients with STEMI undergoing primary angioplasty were retrospectively evaluated. Cutoff value for hyperosmolarity was calculated with receiver–operating characteristic (ROC) curves. If osmolarity was above the threshold, patients were classified as ‘‘high group’’. If osmolarity was under the threshold, patients were classified as ‘’low group’’.
RESULTS: There were 1.669 patients in the low-group (mean age 55.3±11.6 years) and 834 patients in the high-group (mean age 59.1± 12.1 years). Serum osmolarity levels were 295,9 ± 6,01 mosm/l in the high-group and 281,6 ± 6,8 mosm/l in the low-group (p <0.001). High-group had higher in-hospital and long-term mortality (62, 2.4% vs 1.5%, P <0.001; 65,2.7% vs 2.5%, P < 0.001, respectively). The mean follow-up time was 23 (1-54) months. In a multivariate analyses, high-hyp group was an independent predictor of major adverse cardiac events during the long-term follow-up (odds ratio 1.72, 95% confidence interval 1.07 to 2.77, p 0.02).
CONCLUSION: In conclusion, independently of sodium, glucose and BUN, hyperosmolarity is an independent predictor of long-term major adverse cardiac outcomes in patients with ST-segment elevation myocardial infarction who undergo primary percutaneous coronary intervention.

3.
Bolu İlinde Farklı Yaş Gruplarında Hepatit A Seroprevalansı
Seroprevalence Rates of Hepatitis A Virus in Different Age Groups in the Province of Bolu
Barış Bölükbaş, Zafer Mengeloğlu, Tekin Taş
doi: 10.5505/abantmedj.2015.41861  Sayfalar 331 - 333 (928 kere görüntülendi)
AMAÇ: Hepatit A virüs (HAV) infeksiyonları ülkemizde ve dünyada yaygın olarak görülen önemli bir halk sağlığı problemidir. Yaş ilerledikçe enfeksiyonun belirgin hale geçtiği ve komplikasyonların arttığı kabul edilir. Bu çalışmada Bolu ilinde farklı yaş gruplarında Hepatit A seroprevalansının belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: 2013 yılında hastanemize farklı yakınmalar nedeni ile başvuran ve elektrokemiluminesans yöntemi ile (Cobas e411 Analyzer, Roche Diagnostics, Almanya) Anti-HAV IgG testi çalışılan hastalar, hepatit A seroprevalansının belirlenmesi amacıyla çalışmaya dahil edilmiştir.
BULGULAR: Bir yıllık sürede, Anti-HAV IgG testi çalışılan toplam 1021 hastanın 778’inde (%77.2) seropozitiflik saptanmıştır. Olgular 0-10, 11-20, 21-30, 31-40, 41-50, 51-60, 61-70 ve70 yaş üzeri olarak yaşlarına göre gruplandırılmıştır. Bu gruplara ait Anti-HAV IgG pozitiflik oranları sırasıyla; %48.8, %38.3, %62, %85.3, %97.2, %98.8, %97.1 ve %100 olarak bulunmuştur.
SONUÇ: Bu çalışma ile Bolu ilinde HAV seroprevalansı ilk kez araştırılmıştır. İlimizdeki Anti-HAV IgG seropozitiflik oranının bölgemizdeki illere yakın olduğu görülmektedir. Çalışmamız yaş ilerledikçe hepatit A virüs enfeksiyonu ile karşılaşma olasılığının arttığını ve yetişkin yaş gruplarında aşılamanın önemini göstermektedir.
OBJECTIVE: Hepatitis A virüs infections are common public health problem in our country and in the world. It has been known that the complications of HAV infection increases with increasing age. The aim of this study was to determine the seroprevalence rates of HAV infection in different age groups in the province of Bolu.
METHODS: The patients who consulted to our hospital in 2013 were included in the study. Anti-HAV IgG assays performed by using electrochemiluminescence method (Cobas e411 Analyzer, Roche Diagnostics, Germany) in order to determine seroprevalence of hepatitis A virüs infection.
RESULTS: In 778 (77.2%) out of 1021 patients who were tested for Anti-HAV IgG during a period of one year Anti-HAV IgG seropositivity rates were found to be 48.8%, 38.3%, 62%, 85.3%, 97.2%, 98.8%, 97.1% and 100%, in age groups of 0-10, 11-20, 21-30, 31-40, 41-50, 51-60, 61-70 and > 70 years, respectively.
CONCLUSION: In this study, Hepatitis A seroprevalence has been researched in Bolu for the first time. Anti-HAV IgG seropositivity rate in the province of Bolu was similiar with the rate of around areas. Our study showed that risk of exposure to Hepatitis A virus infection as age increases with age, and that the vaccination has importance of in the adult age group.

4.
Lomber omurga cerrahisinde revizyon cerrahisi nedenleri ve sonuçları: 72 ardışık hasta ile deneyim
The causes and the results of revision surgery in lumbar spine: Experience with 72 consecutive cases
Hakan Ak, Tugay Atalay, İsmail Gülşen, Mehmet Deniz Bulut, Fatma Gündoğdu
doi: 10.5505/abantmedj.2015.53254  Sayfalar 334 - 337 (1032 kere görüntülendi)
AMAÇ: Omurga cerrahisinde revizyon operasyonları can sıkıcı bir konu olup başarı şansı ile ilgili değişik literatür verileri mevcuttur. Revizyon cerrahisi gereksiniminin altında yatan çeşitli nedenler tanımlanmıştır. Bu çalışmada, lomber bölgeye yönelik revizyon cerrahisi uygulama ile ilgili iki merkezli bir çalışmanın sonuçlarının irdelenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: İki farklı sağlık merkezinde lomber bölge için revizyon cerrahisi geçiren 72 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalar revizyon cerrahisi gereksinimine göre beş alt gruba ayrılmıştır. Hastaların yaşı, cinsiyeti, daha önceki operasyon nedenleri ve sayıları, revizyon cerrahisine kadar geçen süre, daha önceki operasyonlarının nerede yapıldığı, revizyon cerrahisi olarak ne operasyonu yaptığımız, intraoperatif komplikasyon gelişip gelişmediği ve sonraki takip süresi not edildi.
BULGULAR: 72 hasta çalışmaya dahil oldu. Bu hastalardan 30’si (%41.66) kadın 42 (58.34%) tanesi ise erkek idi. Hastaların ortalama yaşı 40.2 (min 18-max 86). Revizyon cerrahisi sonrası minimum takip süresi 4 ay maksimum takip süresi ise 2 yıl 10 aydır. Toplam 14 (%19.44) hastada radiküler ağrı geçmesine rağmen inatçı bel ağrısı devam etti.
SONUÇ: Re-operasyon geçiren hastalarda ilerleyen dönemde muhtemel tekrarlayan paraspinal kas sıyrılmasına bel ağrısı gelişimi ender değildir. Re-operasyon öncesi hastaların bu konuda özellikle bilgilendirilmesi önem arz etmektedir.
OBJECTIVE: Re-operation in spine surgery is a boring topic and literature contains different results about its success rate. Several underlying causes have been defined in the etiology of revision surgery. In the presenting study, we aimed to evaluate the results of revision surgery that was performed for lumbar spine in two different health centers.
METHODS: 72 consecutive cases who were operated in two different health centers were retrospectively reviewed. Patients were divided into five groups according to the etiology of revision surgery. Age, gender, the number and cause of prior operations, the time interval between the prior operation and revision surgery, the health center where the prior operations performed, that we did as revision surgery, the occurrence of intraoperative complication, and time interval after revision surgery were noted.
RESULTS: 72 consecutive patients who were operated for revision surgery for lumbar spine were included in the study. 30 (41.66%) were female and the remaining 42 (58.34%) were male. The mean age of the patients was 40.2 years. Follow up time was changed between four months (minimum) and thirty four (maximum) months after revision surgery. 14 (19.44%) patients suffered persistent back pains despite the healing of radicular pain.
CONCLUSION: The development of back pain, after revision surgery for lumbar spine, probably due to recurrent muscle stripping, is not a rare pathology. Giving information about this topic to the patients before revision surgery is crucial.

5.
Lokal İleri Evre Rektum Tümörlerinde Neoadjuvan Kemoradyoterapinin Lokal Kontrol ve Hastalıksız Sağkalım Üzerine Etkisi
Effect of neoadjuvant chemoradiation on local control and disease-free survival in locally advanced rectal neoplasms
Remzi Kurt, Ertuğrul Karğı, Çağrı Tiryaki, Zülfü Bayhan, Hakan Uzunoğlu, Oğuz Özbay
doi: 10.5505/abantmedj.2015.00377  Sayfalar 338 - 350 (978 kere görüntülendi)
AMAÇ: Lokal ileri rektum kanserlerinde tedavinin temelini cerrahi oluştuşturmakla beraber neoadjuvan kemoradyoterapi (KRT) ile lokal ileri rektum kanserlerinde tümör boyutunda küçülmeye bağlı küratif rezeksiyon ve sfinkter koruyucu cerrahi yapılabilirliğinin arttığı bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı, neoadjuvan KRT aldıktan sonra cerrahi tedavi yapılan hastalarda rekürrens, hastalıksız /hastalıklı sağkalım ve buna etki eden faktörlerin araştırılmasıdır.
YÖNTEMLER: Ocak 2007- Mayıs 2012 tarihleri arasında lokal ileri rektum kanseri tanısı konularak neoadjuvan KRT sonrası ameliyat edilmiş olan 18 yaş üstü 79 hastanın dosya kayıtları; demografik, klinik, radyolojik ve patolojik veriler açısından retrospektif olarak incelendi.
BULGULAR: Çalışmaya 27(%34.2) kadın, 52(%65,8) erkek olmak üzere toplam 79 hasta katılmış olup ortalama yaş 60,82±5’ dir. Neoadjuvan KRT sonrası tam regresyon oranı %15,18’dir. Hastaların ortalama takip süresi, 26 ay (3-59 ay aralığında) olarak saptandı. Takip süresince 28 (%35,44) hastada tümör rekürrensi saptanmış olup bunun 12 tanesi lokal, 17 tanesi sistemik rekürrensti. Takip süresince hastaların hayatta kalımı %.83,54 idi. Hastalıksız sağ kalım ise %.72,15 idi. Hastaların büyük çoğunluğunda evre gerilemesi ve tümör boyutlarında küçülme sağlandı.
SONUÇ: Hiperfraksiyone RT mezorektumun sınırlarını sterilize eder ve tümör hücre kalıntılarının gelişmesini engeller. Bu durum lokal nüks ihtimalini azaltır ve muhtemelen tümör hücrelerinin uzak organlara giderek metastaz yapmasını da engellemiş olur. Neoadjuvan KRT sonrası yapılacak ideal ameliyat tekniği Total mezorektal eksizyon‘ dur. Cevaplanması gereken önemli soru ise KRT sonrası ideal ameliyat zamanlamasının ne olduğudurÇalışmamızda olgu sayısının az olması ve takip süresinin kısa olması nedeni ile uzun dönem neoadjuvan kemoradyoterapi uygulanan lokal ileri rektum kanserli hastalarda nüks, sağkalım/ hastalıksız sağkalımın uzun dönem takip sonuçlarının anlaşılması için başka çalışmalara ihtiyaç vardır.
OBJECTIVE: Although surgery comprises the basis for the treatment of locally advanced rectal cancer, the feasibility of curative resection and sphincter-sparing surgery depending on the reduction in tumour size has been reported to increase with neoadjuvant chemoradiation (CRT) in patients with locally advanced rectal cancer. The aim of this study was to investigate recurrence, survival with disease/disease-free survival and factors affecting them in patients who underwent surgery after receiving neoadjuvant CRT.
METHODS: The files of 79 patients aged older than 18 years who were diagnosed with locally advanced rectal cancer and underwent surgery after receiving neoadjuvant CRT between January 2007 and May 2012 were retrospectively analysed in terms of demographics and clinical, radiological and pathological data.
RESULTS: : A total of 79 patients, among whom 27 (34.2%) were females and 52 (65.8%) were males, were included in the study, and the mean age was 60.82±5 years. The complete regression rate after neoadjuvant CRT was 15.18%. The average follow-up period of the patients was 26 months (range: 3–59 months). During the follow up, tumour recurrence was detected in 28 (35.44%) patients, among whom 12 had local recurrence and 17 had systemic recurrence; the survival rate of the patients was 83.54%. The disease-free survival rate was 72.15%. In most of the patients, stage regression and the reduction of tumour size were achieved.
CONCLUSION: In summary, hyperfractionated radiotherapy sterilises the margins of the mesorectum and prevents the development of tumour cell remnants, thus reducing the likelihood of local recurrence and preventing tumour cells from metastasising to remote organs. The ideal surgical technique after neoadjuvant CRT is total mesorectal excision. The important question is the optimum time for surgery after CRT. Thus, further studies are required to understand the long-term follow-up results of recurrence and survival/disease-free survival in patients with locally advanced rectal cancer who received long-term neoadjuvant CRT.

6.
Toplum kökenli üriner sistem infeksiyonlardan izole edilen Escherichia coli suşlarında fosfomisin trometamol ve bazı antibiyotiklerin in-vitro etkinliğinin araştırılması
Investigation of in vitro activity of fosfomycin trometamol and some antibiotics in Escherichia coli strains isolated from community-acquired urinary tract infections
Süleyman Durmaz, Türkan Toka Özer, Hüseyin Çelik, Erkan Yula
doi: 10.5505/abantmedj.2015.69783  Sayfalar 351 - 354 (867 kere görüntülendi)
AMAÇ: Escherichia coli komplike olmayan üriner sistem infeksiyonlarında (ÜSİ) en sık karşılaşılan etkendir. Tedavisinde sıklıkla tercih edilen antibiyotiklere son yıllarda artan oranlarda direnç bildirilmektedir. Bu çalışmada komplike olmayan ÜSİ etkeni olan E. coli infeksiyonlarında tedavide alternatif olarak değerlendirilebilecek olan fosfomisinin ve bazı antibiyotiklerin duyarlılık durumunun in-vitro olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEMLER: Ocak-2012 ile Nisan 2013 tarihleri arasında Osmaniye Devlet Hastanesi üroloji polikliniğine üriner sistem yakınmaları ile başvuran, komplike olmayan ÜSİ tanısı alan hastalardan izole edilen 122 E.coli suşu çalışmaya alınmıştır. Bakterilerin tanımlanması klasik yöntemlerle, antibiyotik duyarlılık durumları Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemiyle, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üretimi, çift disk sinerji ve E-test yöntemiyle araştırılmış ve Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) kriterlerine göre yorumlanmıştır. Bu çalışmada fosfomisin yanı sıra ÜSİ tedavisinde sık tercih edilen siprofloksasin, gentamisin, seftazidim, trimetoprim-sulfametaksazol ve imipenem diskleri kullanılarak duyarlılıklarına bakılmıştır.
BULGULAR: Çalışmaya alınan suşların %32.8’inin GSBL ürettiği tespit edilmiş olup GSBL üreten suşların 3’ünde (%7.5) fosfomisine direnç bulunurken GSBL üretmeyen tüm suşlar fosfomisine duyarlı olarak tespit edilmiştir. Çalışmadaki suşların siprofloksasin, gentamisin, trimetoprim-sulfametoksazol, seftazidime direnç oranları sırası ile %21.3, %32.8, %40.1, %49.1 olarak tespit edilmiştir. İmipenemden sonra en etkili antibiyotik fosfomisin olarak bulunmuştur.
SONUÇ: Fosfomisin toplum kökenli komplike olmayan üriner sistem infeksiyonlarının tedavisinde iyi bir alternatif olabileceği tespit edildi. Ancak bu sonuçların daha fazla örnekle ve epidemiyolojik açıdan farklı bölgelerden izole edilen suşlarla desteklenmesi ve klinik geri bildirimlerle birlikte değerlendirilmesinin daha uygun olacağı düşünüldü.
OBJECTIVE: Escherichia coli is the most common factor in uncomplicated urinary tract infections (UTI). It has been reported that increasing resistance rate to antibiotics in the treatment of Escherichia coli infections in recent years. In this study, It was aimed to evaluate the antibiotic susceptibility pattern of fosfomycin which was considered as an alternative in the treatment of uncomplicated UTI and other antibiotics in vitro.
METHODS: Between January-2012 and April-2013, urine samples of 122 E. coli strains were included in the study isolated from urology outpatient clinic presenting with urinary tract symptoms, uncomplicated UTI in Osmaniye State Hospital. Identification of bacteria by conventional methods, antibiotic susceptibility patterns by the Kirby-Bauer disk diffusion method, extended spectrum beta- lactamase (ESBL) production by double disk synergy and E-test was investigated according to the the Clinical and Laboratory Standards Institute (CLSI) criteria. It was investigated antibiotic susceptibility pattern of fosfomycin and ciprofloxacin, gentamycin, ceftazidime, trimethoprim-sulfamethoxazole and imipenem by the disc diffusion method.
RESULTS: It was detected that 32.8% of the strains as ESBL-producing, 3 (7.5%) of them found resistant to be fosfomycin and all of strains that were non-ESBL-producing strains not found to be resistant to fosfomycin. It was determined that resistance rate of ciprofloxacin, gentamycin, ceftazidime, trimethoprim-sulfamethoxazole 21.3%, 32.8%, 40.1%, 49.1%, respectively. Fosfomycin were the second most effective antibiotic
CONCLUSION: Fosfomycin in the treatment of uncomplicated community-acquired urinary tract infections were found to be a good alternative. However, these results are further supported by examples and epidemiological aspects of the strains isolated from different regions and would be more appropriate with clinical evaluation feedback was.

7.
Diffüz İnterstisyel Akciğer Hastalığı Tanısı Alan Olgularımızın Retrospektif Değerlendirilmesi
A Retrospective Analysis Of Cases With Diffuse Interstitial Lung Disease
Zehra Aşuk Yaşar, Duygu Unalmış, Polat Gulru, Buyuksirin Melih, Urpek Gulcan, Gültekin Tibet, Gülistan Karadeniz, Fahrettin Talay
doi: 10.5505/abantmedj.2015.43826  Sayfalar 355 - 359 (964 kere görüntülendi)
AMAÇ: Diffüz intersitisyel akciğer hastalığı (DİAH) benzer klinik, radyolojik ve fonksiyonel özellikler taşıyan, etyolojisi tam olarak aydınlatılamayan heterojen bir grubu tanımlar.Tanısı, takibi ve tedavisi klinisyenler için zorluklar taşımaktadır.Bu çalışmada, kliniğimizde DİAH tanısı alan olguların tanı ve tedavi yaklaşımları açısından deeğerlendirilmesi amaçlandı.
YÖNTEMLER: Kliniğimizde DİAH tanısı alan 163 olgunun kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 58,3± 15,2 olup 13’ü( %7,97) erkek ve 150’si (92,02) kadın idi. Olguların 33’ ü sarkoidoz, 25’i IPF, 6’sı eosinofilik pnömoni,16 ’sı kollojen doku hastalığı, 1’i pulmoner hemosiderozis,10’u hipersensitivite pnömonisi,1 ’ i alveolar proteinozis ve 2’si bronşiyolitis obliterans olarak tanı alırken 49’u sınıflandırılamayan DİAH olarak takip edilmiştir.153 olgu yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi (HRCT) ile değerlendirilmişti. 110 olguya fiberoptik bronkoskopi yapıldı. Bronkoalveolar lavaj ve transbronşiyal biyopsi yapılan hastalardan 18’inde TBAB tanı koydurucu idi ve tanı konulamayan 4 hastada kesin tanıya akciğer biyopsisi ile gidildi. Olguların 55 (%33,7)’i patolojik tanı almıştı.Hastaların 75(%40)’ı steroid tedavisi almıştı. 85 hasta semptomatik tedavi ile takip edilmişti.
SONUÇ: DİAH’ da tanı oranı multidisipliner bir yaklaşım, uygun hastalarda ileri tanısal yöntemler ile arttırılabilir ve uygun hasta yönetimi planlanabilir.
OBJECTIVE: Diffuse interstitial lung disease(DILD) defined a heterogenous group with similar clinic, radiologic and functional group and unknown etiology.Diagnosis,follow-up and treatment of DILD is a significant challenge to the clinicians.In this study,we aimed to assess DILD patients who had attended to our clinic for diagnostic and treatment approach, retrospectively.
METHODS: A hundred and sixty three files of cases with DILD who had attended to our clinic evaluated, retrospectively.
RESULTS: The main age was 58,3± 15,2 and 150 of them female and 13 male.The DILD diagnosis were: 33 cases sarcoidosis, 25 cases idiopathic pulmonary fibrosis, 16 cases collagen vascular disease,4 cases eosinophilic pneumonia, 1 cases pulmonary hemosiderosis, 10 cases hypersensitivity pneumonitis,1 case alveolar proteinosis,2 case bronchialitis obliterans and 49 cases undefined DILD.High resolution computerized tomography (HRCT) was performed in 153 cases and fiberoptic bronchoscopy in 110 cases. In 18 patient transbronchial lung biopsy was diagnostic in cases who assessed with TBLB and bronchoalveolar lavage.Open lung biopsy was diagnostic in 4 cases.55 cases (33,7 %) had pathologic diagnosis. 75(40 %) of patients were treated by steroids and 88 patiets were followed up by semptomatic treatment
CONCLUSION: Diagnosis can be improved by a multidisciplinary approach, advanced interventional diagnostic procedures for appropriate patients and planned adequate management.

8.
Suçiçeği Komplikasyonlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of Varicella Complications
Mustafa Dilek, Mehmet Helvacı, Nejat Aksu
doi: 10.5505/abantmedj.2015.67699  Sayfalar 360 - 365 (1001 kere görüntülendi)
AMAÇ: Bu çalışmada retrospektif olarak çocukluk çağında, suçiçeği enfeksiyonunun akut döneminde görülen komplikasyonlarının, mevsimlere göre dağılımı, komplikasyonların klinik özelliklerinin saptanması amaçlandı.
YÖNTEMLER: Bu çalışmada 7 yıl süre ile Tepecik Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Klinikleri Çocuk Enfeksiyon Servisine suçiçeği komplikasyonları nedeniyle yatırılan öncesinde kronik hastalığı ve immün süpresyonu bulunmayan 228 hasta değerlendirildi. Suçiçeği tanısı klinik olarak konuldu. Komplikasyonlar yatışı gerektiren bütün suçiçeği ile ilgili olayları kapsadı. Olguların sık görüldüğü aylar ve mevsimler incelendi.
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 3.49 ± 2.92 yıl olup (1 ay – 14 yaş) idi. Yetmiş yedi (%33.7) olguda pnömoni, 29 (%12.7) olguda febril konvülziyon, 28 (%12.2) olguda bakteriyel cilt süperenfeksiyonu, 22 (%9.6) olguda üst solunum yolu enfeksiyonu, 22 (%9.6) olguda menigoensefalit, 15 (%6.5) olguda akut sereballar ataksi, 9’u (%3.9) ciddi olmak üzere 46 (%20.1) olguda trombositopeni, 46 (%20.1) olguda karaciğer transaminazlarında artma, 15 (%6.5) olguda lökopeni, 7(%3.0) olguda dehidratasyon, 2 (%0.6) olguda diyare, 1 (%0.3) olguda büllöz varisella, saptandı. Ayrıca 8 (%3.5) olgu dirençli ateş nedeniyle gözlem amacıyla hastaneye yatırıldı. En sık görülen komplikasyon pnömoni olup 2 yaş altında sık olarak saptandı. Febril konvüzyon özellikle döküntünün başlamasından ilk 3 gün içinde izlendi. Olgular en sık olarak ocak ve ikinci sıklıkta haziran ayında görüldü.
SONUÇ: Bu bulgular suçiçeğinin günümüzde sağlıklı çocuklar için dahi düşünülenden daha ciddi sorunlar oluşturabildiğinin, her zaman selim bir hastalık olmadığının göstergesidir ve aşı en önemli birincil korunma yöntemidir.
OBJECTIVE: In this retrospective study of childhood, we aimed to evaluate the varicella complications of the acute phase, the distribution according to the season and the clinical characteristics of complications.
METHODS: This study was carried out in Tepecik Training and Research Hospital and 228 patients who were hospitalised due to varicella complications within seven years period were included. Varicella infection was diagnosed clinically. Complications included all varicella-related events requiring hospitalization. Cases were investigated according to months and seasons that varicella is common.
RESULTS: The mean age of the patients was 3.49±2.92 years (1 month-14 years). Within the study group, 77(33.7%) had pneumonia, 29(12.7%) of them had febrile seizures, 28(12.2%) of them had bacterial skin superinfection, 22(9.6%) of them had upper respiratory tract infections, 22 (9.6%) of them had menigoensefalit, 15(%6.5) of them had acute cerebellar ataxia, 46(20.1%) of them had thrombocytopenia and %3.9 of them were sever, 46(20.1%) of them had elevated liver enzymes, 15(6.5%) of them had leukopenia, 7(3.0%) of them had dehydration, 2(0.6%) of them had diarrhea, 1(0.3%) of them had bullous varicella. In addition, 8(3.5%) patients were admitted to hospital for observation because of persistent fever. Pneumonia is the most common complications under 2 years of age. Febrile convulsions were particularly observed during the first 3 days after the onset of the rash. The patients were seen most frequently in January and the second most common in June.
CONCLUSION: These findings suggest that varicella causes more serious problems in healthy children that they could even be considered and vaccination is the most important primary prevention method.

9.
Helicobacter Pylori pozitif Alopesi areata ve Vitiligo hastalarında Cag-A ilişkisi
The relationship of Cag-A in patients with HP positive alopecia areata and vitiligo
Gamze Erfan, Mustafa Oran, Rafet Mete, Hayati Güneş, Mehmet Emin Yanık, Hulya Albayrak, Mustafa Kaan Taşolar, Murat Aydın, Birol Topçu, Mustafa Kulaç
doi: 10.5505/abantmedj.2015.77598  Sayfalar 366 - 370 (956 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: Helicobacter Pylori (HP) ile bazı dermatolojik hastalıklar arasında ilişki kurulurken, alopesi areata (AA) ve HP arasında çelişkili veriler mevcuttur. Bu çelişkili sonuçların nedeni, HP’nin virulansından sorumlu faktörlerden biri olan Cag-A (sitotoksin ilişkili gen ürünü A) olabilir. Vitiligoda ise HP’nin muhtemel rolü hakkında tıbbı literatürde çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Literatürde tespit edilebildiği kadarıyla Cag-A (+) suşlarının rolünün saptandığı sadece bir çalışma bulunmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Altmış AA ve 52 vitiligo tanısı almış, dispepsi, eşlik eden otoimmün hastalıklar ve diğer enfeksiyonlar açısından hikâye, belirti, tanı ve tedavileri olmayan hastalar ve 60 sağlıklı bireyde HP stool antijeni ve serumlarında Cag-A seroprevelansı ELİSA kullanılarak incelendi. Hastalık şiddetleri AA grubunda alopesi şiddet ölçeği (SALT) skoru ve vitiligo grubunda ise “dokuzlar kuralı” ile ölçüldü ve HP, Cag-A pozitifliği ile ilişkisi karşılaştırıldı.
BULGULAR: AA grubunda 43 (%71,7), vitiligo grubunda 26 (%50) hastada HP (+)’liği saptandı. Bu hastalardan AA hastalarında Cag-A (+)’liği 26 (%60,4), vitiligo hastalarında 17 (%65,3) kişide saptandı. AA hastaları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında, HP (+)’liği ve Cag-A (+)’liği AA hastalarında belirgin olarak yüksek sayıda saptanırken (p<0.05), vitiligo hastaları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında ise HP (+)’liği ve Cag-A (+)’liği ile herhangi bir fark ve hastalık şiddeti açısından ilişki saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Cag-A (+) HP suşları sağlıklı bireylere göre dispeptik olmayan AA hastalarında yüksek orandadır ancak vitiligo hastalarında bu yükseklik ve hastalık şiddetleri ile ilişki tespit edilememiştir.
INTRODUCTION: Even though some dermatological diseases have been related to Helicobacter pylori (HP), in alopecia areata there are conflicting data. The reason of this conflict might be Cag-A (cytotoxin-associated gene A) which is one of the factors responsible from virulance of HP. According to the search of medical literature in vitiligo there is only one study which reports possible role of HP and Cag-A.
METHODS: HP stool antigen and Cag-A seroprevalence in serum with ELISA investigated in 60 healthy subjects, 60 AA and 52 vitiligo patients without history, symptom, diagnosis and treatment of dyspepsia, autoimmun disorders and other infections. The severity of diseases were assessed by severity of alopecia tool/SALT and rule of nine and relationship between HP, Cag-A positivity and severity of diseases were investigated.
RESULTS: Fourthy-three (%71.7) of AA, 26 (%50) of vitiligo patients were HP (+). Also Cag-A positivity was in 26 (%60,4) of AA, 17 (%65,3) of vitiligo patients. In comparison of healthy subjects and AA patients HP and Cag-A positivity were significantly higher in AA patients (p<0.05), but there were no significance in vitiligo group and no significant relationship between severity of diseases and these positivities.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The incidence of HP with Cag-A (+) strains is higher in AA patients where as not in vitiligo patients. Also Cag-A strain positivity is not related to severity of diseases.

10.
Akut Myeloid Lösemili Hastalarda İndüksiyon Kemoterapisi Sonrası Gelişen Nötropeni Süresini Etkileyen Faktörler
Factors Affecting The Duration Of Neutropenia Which Occur After Induction Chemotherapy In Patıents With Acute Myeloid Leukemia
Nevzat Bulut, İlhami Kiki, Gülden Sincan, Rahşan Yıldırım, Murat Polat, Yusuf Bilen, Mehmet Gündoğdu
doi: 10.5505/abantmedj.2015.66933  Sayfalar 371 - 377 (959 kere görüntülendi)
GİRİŞ ve AMAÇ: AMAÇ: Akut myeloid lösemide nötropeniye bağlı gelişen enfeksiyonlar mortalitede önemli rol oynar. Bu nedenle, biz bu çalışmada akut myeloid lösemi nedeniyle indüksiyon kemoterapisi verilmiş hastalarda tedavi sonrası gelişen nötropeni süresini etkileyen faktörleri belirlemeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: YÖNTEMLER: Bu çalışmada 60 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Komorbid durumlar, vücut kitle indeksi, başlangıç labaratuvar parametreleri, sitogenetik özellikler, immünfenotipik özellikler gibi parametreler kaydedildi. Bu parametrelerin nötropeni süresi üzerine etkileri araştırıldı.
BULGULAR: Hastaların başlangıç lökosit değeri 42.525±101.364 (mm³), platelet sayısı 58.735±49.104 (mm³), nötropenik gün sayısı 21±8,3 gün, HLA-DR ve CD34 pozitiflik oranı sırasıyla 24,9±28,5% ve 28,5±33,4% idi. CD 117 pozitiflik oranı 30,6±27,2%, myeloperoksidaz pozitiflik oranı 53,4±37,5(%) idi. Nötropenide kalış süresi ile platelet sayısı ve CD34 pozitiflik oranı ile anlamlı pozitif korelasyon, laktat dehidrogenaz düzeyi ve myeloperoksidaz pozitiflik oranı ile anlamlı negatif korelasyon saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SONUÇ: Erken myeloid belirteçlerin pozitifliğinin oranı arttıkça hastaların nötropenide kalış süresinin arttığı görüldü. Bu nedenle erken myeloid belirteci pozitif olan hastalar enfeksiyon riski nedeniyle daha dikkatli takip edilmelidir.
INTRODUCTION: OBJECTIVE: Infections due to neutropenia play an important role in mortality in acute myeloid leukemia. Therefore; we aimed to determine the factors that affect duration of neutropenia in patients who are given induction chemotherapy because of acute myeloid leukemia.
METHODS: We examined medical records of the 60 patients retrospectively. We recorded comorbid conditions, body mass index, initial labaratory findings, immunophenotypic and cytogenetic characteristics. Effects of all these parameters on duration of neutropenia were investigated.
RESULTS: Leukocyte value of patients was 42.525 ± 101.364 μL, platelets count was 58.735 ± 49.104 μL. Number of days with neutropenia was 21 ± 8.3. HLA-DR and CD34 positivity rate was 24.9 ± 28.5% and 28.5 ± 33.4% respectively. CD117 and myeloperoxidase positivity rate was 30.6 ± 27.2% and 53.4 ± 37.5% respectively. A significant positive corrrelation was found between duration of neutropenia and platelets value and positivity rate of CD34. A significant negative corrrelation was found between duration of neutropenia and initial lactate dehydrogenase levels and positivity rate of myeloperoxidase.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CONCLUSION: When positivity rate of early myeloid markers increased an increasing on duration of neutropenia was observed. Therefore; patients with early myeloid markers should be monitored more carefully because of the risk of infection.

OLGU SUNUMU
11.
Parkinson hastasında sakatlığa neden olan multifokal nöropatik arthropathy
Multifocal neuropathic arthropathy causing disability in Parkinson's disease
Serpil Tuna, Ülkü Uçar, Nilüfer Vedin Balcı
doi: 10.5505/abantmedj.2015.99609  Sayfalar 378 - 379 (933 kere görüntülendi)
Nöropatik artropati yada diğer adıyla Charcot eklemi, genellikle periferik sensorial nöropatinin neden olduğu ilerleyici dejeneratif bir artropatidir. Biz burada bir Parkinson hastasında, nadir ve alışılmadık bir durum olarak idiyopatik polinöropatiye sekonder gelişen ve hastayı tekerlekli sandalyeye bağımlı hale getiren multifokal tutulumlu nöropatik artropati olgusu sunduk.
Neuropathic arthropathy in other words Charcot joint is a progressive degenerating arthropathy which is generally caused by peripheral sensory neuropathy. Here, we present a multifocal neropathic arthropathy secondary to idiopathic polyneuropathy patient with Parkinson disease as a rare and unusual presentation, who has become wheelchair-dependent

12.
Sol Serbest Duvarda Çift Aksesuar Yolun Olduğu Wolf Parkinson White Sendromunun Nadir Bir Antitesi
Left Free Wall Dual Accesorry Pathway in Wolf Parkinson White Syndrome; A Rare Entity
Mesut Aydın, Abdulkadir Yıldız, Murat Yüksel, Mehmet Zihni Bilik, Yahya İslamoğlu
doi: 10.5505/abantmedj.2015.93723  Sayfalar 380 - 383 (1013 kere görüntülendi)
Wolff-Parkinson-White sendromu ile bir erkek hasta başvurdu. Elektrofizyolojik çalışma yapıldı. Sol ventrikülde posterolateral ve lateral olmak üzere iki aksesuar yol tespit ettik. Radyofrekans enerji ile çift aksesuar yol ablasyonu başarılı bir şekilde yaptık. Elektrokardiyografi aksesuar yolun yerini tespit etmede en önemli invaziv olmayan tek araçtır. Bizim vakamızda EKG’de V1-6, I, II, aVL (+) olarak gördük. Sol taraflı aksesuar yol olduğunu gösteriyordu. Posterolateral yol aksesuar yol ablasyonu yapıldıktan sonra aVL’nin negatif olduğunu gördük bu da sol lateral aksesuar yol olduğunu gösteriyordu. Çoklu aksesuar yollar belli kombinasyonlarda bulunur fakat çoklu aksesuar yollar arasında sağ posteroseptal ve sağ serbest duvar aksesuar yolların birlikte bulunması daha sıktır. Bizim olgumuzun özelliği çift yolun sol serbest duvarda olmasıydı.
A seventeen year-old male presented with Wolff-Parkinson-White syndrome. Electrophysiology study was performed. Two accesorry pathways were detected at left ventricule lateral and posterolateral locations. We perfomed a successful radiofrequency ablation to these dual accesorry pathways. Electrocardiography is the single most important noninvasive tool for identifying the presence of an accesorry pathway. In our case, V1-V6, I, II, aVL were positive on baseline ECG. This was a sign of leftsided accesorry pathway. After elimination of posterolateral accesorry pathway, aVL was negative indicating a left free wall accesorry pathway. Multiple pathways are found in any combination but there is a higher incidence of right free wall and posteroseptal pathway coexistence in patients with multiple pathways than in those with a single pathway. Otherwise, in our case both of the accesorry pathways were in left free wall.

13.
Primer kardiyak leiomiyosarkom ile birlikte olan mezotelyal/monositik rastlantısal kardiyak tümör: İlk vaka sunumu
Mesothelial/Monocytic incidental cardiac excrescences (MICE) with primary cardiac leiomyosarcoma: Report of the first case
Ahmet Oğuz Baktır, Bahadır Şarlı, Murat Çiçek, Mustafa Serkan Karakaş, Hayrettin Sağlam, Hüseyin Arınç
doi: 10.5505/abantmedj.2015.54366  Sayfalar 384 - 386 (815 kere görüntülendi)
Nefes darlığı ve bayılma şikayeti ile kardiyoloji polikliniğine başvuran 74 yaşındaki erkek hastanın yapılan transtorasik ekokardiyografisinde sol atriyum içerinde kitle saptandı. Transözefageal ekokardiyografide bir tanesi sol atriyum duvarı ve mitral kapak arka yaprakçığının atriyal yüzüne geniş tabanlı olarak bağlanmış, diğeri ise ilk parçaya bitişik olan 2 parçalı sol atriyal kitle saptandı ve hasta operasyon amaçlı kalp damar cerrahisine devredildi. Cerrahi olarak çıkarılan kitlenin histopatolojik incelemesi mezotelyal/monositik rastlantısal kardiyak tümör (MRKT) ve düşük grade’li leiomiyosarkom olarak rapor edildi. Yapılan literatür incelemesinde, MRKT ve primer kardiyak leiomiyosarkom birlikteliği bildirilmemiştir. Bu yazıda nefes darlığı ve bayılma şikayeti sonrası tanı konulan bu nadir kardiyak kitle ekokardiyografik ve histopatolojik bulguları ile birlikte sunulmuştur.
A 74-year-old man was admitted to outpatient cardiology clinic with the compliant of shortness of breath. After evaluation of the patient, transthorasic echocardiography revealed left atrial mass. Transesophageal echocardiography demonstreated a left atrial mass with two lobule, one attached to left atrial wall and atrial side of posterior mitral leaflet with a wide base, the other one was adjacent to the first one and patient refered to cardiac surgery. Histopathological diagnosis of masses revealed Mesothelial/monocytic incidental cardiac excrescence (MICE) and low grade leiomyosarcoma. According to our search of literature did not yield any report of a case with occurance of primary cardiac leiomyosarcoma MICE together. Thus, we discuss herein this rare cardiac mass presented with shortness of breath and syncope, together with the findings on echocardiography and histopathology.

14.
İntrakraniyal kanamalı bir olguda Klippel-Trenaunay sendromu ve Hemofili B birlikteliği
An intracranial hemorrhage in a patient with Klippel-Trenaunay syndrome and Hemophilia B association
Zühal Örnek, İbrahim Etem Pişkin, Mehmet Karacı
doi: 10.5505/abantmedj.2015.50023  Sayfalar 387 - 390 (835 kere görüntülendi)
Klippel-Trenaunay Sendromu (KTS), kutanöz vasküler malformasyonlar, kemik ve yumuşak doku hipertrofisi ve variköz venler ile karakterize ender konjenital bir sendromdur. KTS’de hem periferik hem de visseral tutulum gözlenebilir ve bu önemli morbidite ve mortalite kaynağı olabilir. KTS de intrakranial kanamaya oldukça nadir rastlanır ve altında genellikle arteriovenöz malformasyonlar veya fistül mevcuttur. Bu olgu KTS’lu bir hastadaki intrakranial kanamanın sebebinin Hemofili B olması nedeniyle sunulmuşur.
Klippel-Trenaunay syndrome (KTS), a rare congenital disorder, is characterized by cutaneous vascular malformation, soft tissue-bony hypertrophy and varicose veins. KTS does not only show peripheral involvement, but also visceral involvement may be observed which is an important source of morbidity and mortality. Intracranial hemorrhage in KTS is extremely rare and usually traced to an underlying arteriovenous malformation or fistula. We report a case that KTS in a patient presented with intracranial hemorrhage was bound to hemophilia B.

15.
Ankilozan Spondilitin Eşlik Ettiği Burst Fraktürlü Hastanın Tedavisi: Bir Olgu
Ankylosing Spondylitis Associated with Treatment of patients with fracture Burst: A Case
Veli Çıtışlı, Şule Onur, Kadir Ağladıoğlu
doi: 10.5505/abantmedj.2015.73792  Sayfalar 391 - 393 (942 kere görüntülendi)
Ankilozan spondilit (AS) yeni kemik oluşumu ile karakterize sistemik romatizmal bir hastalıktır. Spinal füzyon ile birlikte ilerleyici spinal fraktür riski artmaktadır. Ankilozan spondilitli spinal travmalı hastaların yönetimi sırasında çok dikkatli olunmalıdır.
AS’li kaza yapmış hastada en sık karşılaşılan bulgu, lokal ağrıdır. Nonsteroid analjeziklere yanıt vermeyen travmalı ve AS’li hastalarda vertebra fraktürlerinden şüphelenmek gerekir. Omurga kırıkları genelde alt torakal ve üst lomber bölgede meydana gelir.
Biz bu sunuda, ankilozan spondilitli spinal travmalı bir hastaya, uygulanan sıradışı enstrümantasyon işlemini literatür eşliğinde sunmayı amaçladık.
Ankylosing spondylitis is a systemic rheumatic disease characterized by the formation of new bone. Increases the risk of progressive spinal fracture with spinal fusion. Patients who spinal trauma with ankylosing spondylitis during management must be taken.
With a motor vehicle accident in the most common symptoms of ankylosing spondylitis patients, is local pain. Nonsteroidal analgesic do not respond to trauma and vertebral fractures in patients with ankylosing spondylitis should be suspected of.
In this case, we aim which have applied an unusual instrumentation in a patients with trauma spinal vertebrae with ankylosing spondylitis

16.
Sorumlu lezyonu stentlemeden önce ön koşul sol ana koroner revaskülarizasyonu
Prerequisite revascularization of unprotected left main coronary artery before culprit lesion stenting
İsmail Ekinözü, Hakan Tibilli, Hakan Özhan, Yasin Türker, Enver Sinan Albayrak
doi: 10.5505/abantmedj.2015.03743  Sayfalar 394 - 396 (808 kere görüntülendi)
Güncel kılavuzlar ana koroner arter hastalığı olan asemptomatik iskemi, stabil anjina yada unstabil anjina / non-STEMI olan hastalarda CABG önerir. Ancak eşlik eden ciddi ana koroner arter hastalığı olan STEMI ile başvuran hastalarda hiç bir öneri yoktur. Bizim vakamızda suçlu lezyonu revaskülarizasyon amacıyla önce ciddi ana koroner arter lezyonu ile uğraşmak zorunda kaldık.
Current guidelines recommend CABG as the treatment of choice for patients with asymptomatic ischemia, stable angina, or unstable angina/non-ST elevation myocardial infarction who have left main coronary artery disease. However there is no suggestion for patients presenting with ST elevation MI who have concomitant severe LMCA disease. In our case we had to deal with the stable but severe LMCA lesion first, in order to revascularize the culprit lesion.

17.
Skalp Yerleşimli Plexiform Nörofibromatozis: Olgu Sunumu
Plexiform Neurofibromatosis on Localized Scalp: Case Report
Gülcan Saylam Kurtipek, Arzu Ataseven, Fatma Tunçez Akyürek, Özlem Güngör
doi: 10.5505/abantmedj.2015.07769  Sayfalar 397 - 399 (968 kere görüntülendi)
Epikranial nörofibromatosis, nörofibromatosisli hastalarda nadir olarak teşhis edilirler. Sıklıkla oksipital bölgede görülür ve kemik destrüksiyonuna neden olabilir. Biz nörofibromatosis tip 1için patognomonik olan skalp sol temporo-mandibular bölgeyi etkileyen plexiform nörofibromalı bir hastayı bildirdik.
Epicranial neurofibromatosis is a rare diagnosis in Neurofibromatosis patients, frequently seen in the occipital region, which can be the cause of bone destruction.
We report a patient with plexiform neurofibroma, which is pathognomonic for neurofibromatosis type 1 (NF1) affecting the left temporo-parietal region of the scalp.

EDITÖRE MEKTUP
18.
Dyke-Davidoff Masson Sendromu
Dyke-Davidoff Masson Syndrome
İbrahim Güler, Şahabettin Akbayrak, İsmet Tolu
doi: 10.5505/abantmedj.2015.58561  Sayfalar 400 - 401 (923 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

19.
Multiple Dalak Metastazları Olan İleri Evre Hepatoselluler Karsinom Vakası
Advanced Stage Hepatocellular Carcinoma with Multiple Splenic Metastasis
Güray Can, Gülbin Ünsal, Ahmet Küçükarda, Ali Rıza Soylu, Bülent Yılmaz, Elif Tuba Oğuz Taylan, Hatice Can, İbrahim Hakkı Köker, Hasan Celalettin Ümit, Ahmet Tezel
doi: 10.5505/abantmedj.2015.49091  Sayfalar 402 - 403 (1070 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

20.
Hipertansif Hastalarda Renal Doppler Ultrasononografi Sonuçlarının Değerlendirilmesi
Evaluation of Renal Doppler Ultrasonography Results in Hypertensive Patients
Teslime Ayaz, Osman Zikrullah Şahin, Serap Baydur Şahin, Özcan Yavaşi, Tuğba Durakoğlugil, Özlem Bilir, Neslihan Özyurt
doi: 10.5505/abantmedj.2015.19981  Sayfalar 404 - 406 (880 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

21.
Malignant Meningioma; Tümör Rekurrensi veya Radyasyon Nekrozu? Manyetik Rezonans Spektroskopi-Perfüzyon Görüntüleme Yardım Edebilir mi?
Malignant Meningioma; Tumor Recurrence or Radiation Necrosis? Can Magnetic Resonance Spectroscopy-Perfusion İmaging Help?
Ümmügül Üyetürk, Kaan Helvacı, Burçin Budakoğlu, Özlem Uysal Sönmez, İbrahim Türker, Ülkü Yalçıntaş Arslan, Kemal Niyazi Arda, Berna Öksüzoğlu
doi: 10.5505/abantmedj.2015.56933  Sayfalar 407 - 410 (868 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

ÖZGÜN GÖRÜNTÜ
22.
Kolorektal kanser taramasında kolonoskopi ile insidental olarak tanı konulan akut apandisit
Acute appendicitis diagnosed incidentally by colonoscopy in colorectal cancer screening
Barış Yılmaz, Bülent Yılmaz, Bora Aktaş, Fuat Ekiz
doi: 10.5505/abantmedj.2015.60362  Sayfa 411 (988 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

23.
Nadir görülen bir pelvik kist hidatik olgusu
A rare case of pelvic hydatid cyst
Emrah Çağlar, Ali Özgür Kordon
doi: 10.5505/abantmedj.2015.61587  Sayfa 412 (946 kere görüntülendi)
Makale Özeti | Tam Metin PDF

DERLEME
24.
Gonartozun patofizyolojisi ve klinik değerlendirilmesi
Pathophysiology and Clinical evaulation of Gonarthrosis
Bünyamin Koç, İsmail Boyraz, Hakan Sarman
doi: 10.5505/abantmedj.2015.04274  Sayfalar 413 - 419 (1077 kere görüntülendi)
Osteoartrit (OA) tüm eklemi tutan kıkırdak dejenerasyonu, sinovit, subkondral kemik oluşumu, kapsül hipertrofisi ve yumuşak doku rüptürlerinin yanında enflamatuar mediatörlerin de rol oynadığı kompleks bir süreçtir. Hastaların ekleminde genellikle dizilim ve mekanik dengesizlik gelişir. Tüm bu sürece aralıklı sinovit ve lokal inflamasyonda eşlik eder. OA’lı hastalarda kemiğin yeniden yapımı sonucu oluşan periost inflamasyonu ile çıplak kemik oluşur. Radyografik olarak OA hastalarında ağrı kaynağı tam olarak açıklanamamıştır. Yapılan araştırmalarda radyografik bulgularla ağrı arasında doğrudan bir korelasyon bulunamamıştır. OA tedavisinin primer amacı ağrıyı azaltmaktır. İlk yapılacak öneriler, hasta bilgilendirilmesi ve eğitimi, obez ise kilo verilmesi ve egzersizlerdir. Medikal tedavi olarak parasetamol ve non-steroid anti-İnflamatuar İlaçlar (NSAİİ) en çok tavsiye edilen ilaçlardır. Koruyucu tedaviler yeterli gelmediğinde cerrahi tedavi düşünülebilir ama sonuçlar her zaman yüz güldürücü değildir.
Osteoarthritis is a complex process that involves whole joint cartilage degeneration, synovitis, osteophytes, capsuler hypertrophy and rupture of soft tissue elements besides playing a role inflamatuary mediators. Alignment and mechanical instability of the joints usually develops. All this process is accompanied by intermittent synovitis and local inflammation. Bare bones occur with periost inflammation caused by reconstruction in patients with OA. Source of pain in patients in terms of radiologically was not fully explained. Studies emerged that a direct correlation between radiographic findings and pain were found. One of the primary goals of treatment is to reduce pain. First recommendations for the patients are giving information and education of the patients, losing weight if being obesity and exercise. Paracetamol and non-steroidal anti-inflammatory agents (NSAIDs) are the most recommended drugs as medical treatment. If conservative treatment was not enough, surgery can be considered but the results is not always satisfactory.

25.
Yoğun Bakım Hastalarında Malnütrisyon
Malnutrition In Intensive Care Patients
Hakan Bayır, İsa Yıldız, Mansur Kürşat Erkuran, Hasan Koçoğlu
doi: 10.5505/abantmedj.2015.96720  Sayfalar 420 - 427 (2370 kere görüntülendi)
YBÜ hastalarında malnütrisyon prevalansı % 30 ile % 50 arasında değişmektedir. YBÜ hastalarında malnütrisyon komplikasyonlara yol açarak yoğun bakımda kalış süresinin uzamasına, morbidite ve mortalitede artışa neden olabilmektedir. YBÜ hastalarında malnütrisyon değerlendirilmesinde kullanılan yöntemlerin ciddi limitasyonları vardır. YBÜ hastalarında yaş, aldığı tedaviler ve mekanik ventilasyon, hastalıklar, mobilizasyon problemleri ve beslenme değerlendirme ve dokümantasyon eksikliği malnütrisyon riskini arttırabilmektedir. YBܒde nütrisyon desteğinden en fazla malnütrisyonu olan hastalar fayda görürler. YBܒde takip edilen hastalara yeterli beslenme desteği verilmesi, malnütrisyonu ve ilişkili komplikasyonları önlemeye yardımcı olur.
The prevalence of malnutrition in Intensive care unit (ICU) patients varies between 30% and 50%. Malnutrition can cause complications in ICU patients and thus malnutrition may lead to an increase in the length of stay, morbidity and mortality in ICU. There are serious limitations of the methods used in the assessment of malnutrition in ICU patients. Age, treatments and mechanical ventilation, diseases, mobilization problems, lack of nutritional assessment and documentation can increase the malnutrition risk of ICU patients. Patients with malnutrition will benefit from nutritional support in ICU. Adequate nutritional support given to the patients in the ICU, helps to prevent malnutrition and related complications.

26.
Vitamin D ve Kardiyovasküler Hastalık
Vitamin D and Cardiovascular Disease
Bekir Uçan, Tuncay Delibaşı
doi: 10.5505/abantmedj.2015.75010  Sayfalar 428 - 435 (1078 kere görüntülendi)
Vitamin D (VD) eksikliği dünyada ve Türkiye’de yaygın bir sağlık sorunudur. Günümüzde otoimmün hastalıklar, inflamatuar barsak hastalığı, romatoid artrit, multipl skleroz, diyabet, kanser, psoriasis ve kardiyovasküler hastalıkların oluşmasında D vitamini eksikliğinin rolü olduğu bilinmektedir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda düşük VD düzeylerinin kardiovasküler risk faktörleri (yaş, obezite, diabetes mellitus, metabolik sendrom, kronik böbrek hastalığı) ile ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Dahası VD eksikliğinin karotis intima media kalınlığındaki artış, endotelyal disfonksiyonu ve koroner arter kalsifikasyonu gibi subklinik kardiyovasküler hastalıklar ve total mortalitedeki artış ile ilişkisini gösteren çalışmalar da vardır. Bu derlemede son çalışmalarda vitamin D ile hipertansiyon, obezite, tip 2 diyabet, kronik böbrek hastalığı, dislipidemi, ve endotelyal disfonksiyon gibi kardiyovasküler risk faktörleri arasındaki ilişkiyi özetledik.
Vitamin D (VD) deficiency is a common health problem both in Turkey and worldwide. Today, it is known that vitamin D deficiency plays a role in the occurrence of autoimmune diseases, inflammatory bowel disease, rheumatoid arthritis, multiple sclerosis, diabetes, cancer, psoriasis and cardiovascular diseases. In recent studies, it has been concluded that low VD levels are associated with cardiovascular risk factors (age, obesity, diabetes mellitus, metabolic syndrome, chronic kidney disease). Furthermore, there are studies showing the correlation between VD deficiency, and increase in carotid intima-media thickness and subclinical cardiovascular diseases such as endothelial dysfunction and coronary artery calcification and increase in total mortality. We summarize the most recent studies evaluating the relationship between vitamin D and the presence of cardiovascular risk factors, including hypertension, obesity, type 2 diabetes mellitus, chronic kidney disease, dyslipidemia and endothelial dysfunction.



LookUs & Online Makale