ISSN : 2147 - 1800

Hızlı Arama




Abant Med J: 7 (3)

Cilt: 7  Sayı: 3 - 2018

ÖZGÜN MAKALE
1.
Kronik Bel Ağrısı: Nöropatik Ağrı ve Özellikleri
Chronic Low Back Pain: Neuropathic Component and Its Characteristics
Esra Selimoğlu, Sadiye Murat, Selin Turan Turgut, Afitap İçağasıoğlu, Serap Yunsuroğlu Gürek, Yasemin Yumusakhuylu
doi: 10.5505/abantmedj.2018.35467  Sayfalar 48 - 54
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik bel ağrısı hayatı tehdit eden bir hastalık olmamakla birlikte ciddi dizabiliteye neden olabilmektedir. Kronik bel ağrısı nöropatik veya nosiseptif kaynaklı olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı kronik bel ağrılı hastalarda DN4 skalasıyla nöropatik ağrıyı saptamak; klinik ve demografik özelliklerini belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya 20-75 yaş arası kronik bel ağrılı 224 hasta dahil edildi. Hastaların lomber bölge muayeneleri yapılıp demografik özellikleri kaydedildi. Bütün hastalar DN4 skalasını doldurdular. Ağrı için görsel analog skala (VAS), dizabilite için Oswestry Dizabilite İndeksi (ODİ), yaşam kalitesi için SF-36, ve duygusal durum için Beck Depresyon İndeksi (BDİ) kullanıldı.
BULGULAR: DN4 skalasına göre hastaların %55, 8’inde nöropatik ağrı bulunmaktaydı. Nöropatik ağrı sıklığı kadın cinsiyetle, radiküler ağrıyla ve duyu kaybıyla artmaktaydı. Nöropatik ağrılı hastaların VAS, ODİ ve BDİ puanları daha yüksekken, nosiseptif ağrılı hastaların SF-36 puanları tüm parametrelerde daha yüksek bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kronik bel ağrılı olgularda çoğunlukla nöropatik ağrı da vardır. Eğer hasta nöropatik ağrıyı iyi tanımlayabilirse ağrı daha iyi dindirilebilir, yaşam kalitesi arttırabilir, depresyon ve dizabilite düzeyi azaltılabilir.
INTRODUCTION: Although chronic low back pain (CLBP) is not a life-threatening disease, it is characterized with high level of disability and is recognized to have both neuropathic and nonneuropathic origins. The aim of this study was to determine the prevalence of neuropathic pain component by DN4 scale in patients with CLBP and evaluate its relation with clinical and demographic characteristics.
METHODS: A total of 224 patients aged between 20-75 years with a history of CLBP were included in the study. The demographic data and lumbar region examinations were recorded. The patients filled out DN4 forms. The patients were evaluated for pain by visual analog scale (VAS), for disability by Oswestry Disability Index (ODI), for quality of life by SF-36 and for emotional status by Beck Depression Inventory (BDI).
RESULTS: According to the DN4 scale 55.8 % of the patients had neuropathic pain. Neuropathic component was found to be associated with female gender, radicular pain and sensory deficit. The patients with neuropathic pain had higher VAS, ODI and BDI scores whereas the patients with nociceptive pain had higher scores for all the parameters of the SF-36.
DISCUSSION AND CONCLUSION: CLBP cases are generally associated with a neuropathic component. If one differentiates neuropathic pain from non-neuropathic pain, than can reduce the pain, improve the quality of life, and decrease the level of disability and depression.

2.
Çoklu Epidural Hematomlar: Sistematik Literatür Taraması ve Nadir Bir Olgu Sunumu
Multiple Epidural Hematomas: Systematic Lıterature Review and an Unusual Case Presentation
Güner Menekşe, Yurdal Gezercan, Ali İhsan Ökten
doi: 10.5505/abantmedj.2018.95825  Sayfalar 55 - 60
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı literatür ışığı altında çoklu epidural hematomların ve klinik özelliklerinin gözden geçirilmesi ve tartışılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada tıbbi literatürde yayınlanan çoklu epidural hematom olguları toplandı ve kliniğimizden yayınlanmamış bir olgu eklendi.
BULGULAR: Yaptığımız literatür taramasında arama kriterlerimizi sağlayan 50 adet makale bulundu. Bunların 38 tanesi tekli olgu sunumları iken, 12 makale çoklu olgu sunumları ve klinik serilerden oluşmaktaydı. Olguların büyük çoğunluğunda bilateral epidural hematom saptandı. Sadece 7 olguda ikiden fazla epidural hematom tespit edildi. İki olgu dışında tüm olgularda cerrahi tedavinin uygulandığı görüldü.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntrakraniyal epidural hematomlar genellikle kafa travmasına sekonder gelişirler ve tek taraflı oluşurlar. Çokluepidural hematomlar oldukça nadir olgulardır ve prognozları genellikle operasyon öncesi nörolojik durum ile bağlantılıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to review and discuss the clinical properties of multiple epidural hematomas in light of the literature.
METHODS: In this study, we pooled cases with multipl epidural hematomas that were published in the medical literature and added an unpublished case from our institution.
RESULTS: Fifty published articles which are providing our criteria was found in our literature review. While thirty-eight of them were single case reports, twelwe were multipl cases and clinical series. Most of cases have bilateral hematomas. More than two epidural hematomas were found in only 7 cases. Except two cases, surgical treatment was used in all patients.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intracranial epidural hematomas are generally secondary to head traumas and occur unilaterally. Multiple epidural hematomas are very rare condition and prognosis is mainly dependent of the preoperative neurological state.

3.
Ameliyathane Çalışanları İçin Dinlenme: Göz Ardı Edilen Bir Konu
A Break for Operatıng Room Staff: A Neglected İssue
Arzu İlçe, Ganime Esra Soysal, Aykut Turgut
doi: 10.5505/abantmedj.2018.60243  Sayfalar 61 - 67
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı ameliyathane çalışanları için dinlenme odaları, dinlenme aralıkları ve dinlenme sürelerini ortaya koymak; konu ile ilgili kaynak oluşturmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Medline, Cochrane Library, PubMed, Clinical Key, OVID, ScienceDirect, CINAHL, EBSCO, BMJ, ProQuest Dissertations and Theses Global Full Text, ULAKBİM, YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) Ulusal Tez Merkezi elektronik veri tabanları “Ameliyathane ve çalışan güvenliği”, “Ergonomi ve dinlenme”, “Ameliyathane Ergonomisi”, “Ameliyathanede dinlenme” “Ayakta çalışma” anahtar kelimeler kullanılarak tarandı. Elektronik veri tabanlarında 2008 ile 2018 tarihleri arasında yayınlanmış çalışmalar araştırmacılar tarafından incelenerek ameliyathanede dinlenme sürelerini konu alan 67 makalenin, 3 uluslararası ve 2 ulusal tezin incelenmesinden sonra,7 makale ve bir ulusal tez rapor edilerek ameliyathanede çalışan güvenliği ve ergonomiye yönelik yapılan çalışmalar sunuldu.
BULGULAR: Ameliyathane çalışanlarının dinlenmesini sağlayacak dinlenme odaları ile ilgili az sayıdaki çalışmada, dinlenme odaları/ alanlarının uygun olmadığı bildirilmektedir. Dinlenme araları hakkında; Ülkemizde iş kanunu yasalarına göre 7.5 saat üzerindeki işlerde en az 1 saat aralıksız dinlenmesi gerektiği ve işin niteliği gereği bu dinlenme süreleri aralıklı olarak kullandırılabilecekleri belirtilmektedir. Çalışanlar için ergonomik koşulların sağlanması çalışma ve dinlenme sürelerinin düzenlenmesi ile mümkün olduğu belirtilmektedir. Ancak yapılan birçok çalışma göstermektedir ki ameliyathanede uzun süre ayakta ve kesintisiz çalışan sağlık çalışanları birçok kas iskelet sistemi ve periferik damar hastalıkları açısından risk altındadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Literatürde ameliyathane çalışanları için dinlenme odaları, dinlenme aralıkları ve süresini net bir şekilde açıklayan kaynaklar bulunmamakla birlikte yasal düzenlemeler bu konuda ayrıntılı bilgi vermemektedir. Literatürde ameliyathanede çalışma süreleri ve molaların nasıl düzenleneceği ile ilgili direkt ilişkili çalışmaya rastlanmadığından bu konu ile ilgili sayısal verileri sunacak bilimsel çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
INTRODUCTION: The purpose of this study was to introduce the break rooms, break intervals and duration in the operating rooms and to create resources related to the subject.
METHODS: The authors searched Medline, Cochrane Library, PubMed, Clinical Key, OVID, ScienceDirect, CINAHL, EBSCO, BMJ, ProQuest Dissertations and Theses Global Full Text, ULAKBIM, Higher Education Institution National Thesis Center electronic databases from 2008 to 2018. Studies were reviewed using Employee security “Ergonomics and rest”, “Ergonomics in Operating Room”, “Operating Room Ergonomics”, “Rest in the operating room”, “Standing Work" keywords. After examining 67 articles, 3 international theses and 2 national theses, The researchers reported 7 articles and a national thesis about break in the operating room and reported the studies about employee safety, ergonomics in the operating room.
RESULTS: It is reported that the break rooms/areas are not suitable in a few studies about break rooms providing the rest of the staff in the operating room. According to the labor law in our country, it is stated that there should be at least 1 hour rest in the works over 7.5 hours and these rest periods can be used intermittently due to the nature of the work. It is stated that the ergonomic conditions for the employees are possible by arranging the rest periods. However, many studies have shown that health workers standing in the operating room for a long time are at risk for many musculoskeletal and peripheral vascular diseases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the literature, there are no resources explaining resting rooms, rest intervals and duration for operating room workers and legal regulations do not provide detailed information on this issue. In the literature, since there are no studies related to working hours and how to arrange breaks in the operating room, scientific studies are required to present numerical data on this subject.

4.
Bolu İl Merkezinde Acil Servise Başvuran Adli Olguların Raporlarının Retrospektif İncelenmesi
Retrospective Analysis of Forensic Case Reports Who Had Applied to the Emergency Service in the City Centre of Bolu
Arzu İlçe, Mehmet Hayri Erkol, Hacer Alpteker, Zehra Zerrin Erkol
doi: 10.5505/abantmedj.2018.31957  Sayfalar 68 - 75
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışma, Bolu il merkezinde bulunan hastanelerin acil servislerine başvuran adli olguların niteliklerini beş yıllık geriye dönük olarak incelemek ve adli olguları tanımlamak amacıyla yürütüldü.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma, Bolu il merkezinde acil servisi bulunan, araştırma izni veren “Bolu Kamu Hastaneler Birliği” elektronik arşivinde 2006-2010 yılları arasındaki adli olgulara ait adli raporlar incelenerek gerçekleştirildi. Elde edilen veriler bir istatistik programında kodlanarak sayı, yüzde ve ki-kare istatistik analizleri ile değerlendirildi.
BULGULAR: Belirtilen dönemde acile servise 1589 adli olgunun müracaat ettiği, acil servise başvuran tüm olguların %3,0’ünün (1589/502.000*100) adli olgu olduğu görüldü. Adli olguların %65, 2’sini (n: 1036) erkeklerin, %39, 1’ini (n: 622) 18-34 yaş grubu genç yetişkinlerin oluşturduğu ve yaş ortalamasının 26,2±15,77 (min: 0, max: 88 yaş) olduğu belirlendi. En fazla adli olgunun %39,9 (n: 618) oranı ile 2010 yılında gerçekleştiği gözlendi. Adli olguların türü incelendiğinde; %27,5’inin (n: 437) trafik kazası, %23,7’sinin (n: 376) zehirlenme, %20,3’ünün (n: 322) darp/ fiziksel şiddet, %15,7’sinin (n: 249) düşme, %5,4’ünün (n: 86) cinsel istismar, %3,9’unun (n: 62) kesici-delici aletle yaralanma, %2,1’inin (n: 33) intihar, %0,7’sinin (n: 11) yanıklar, %0,6’sının (n: 10) ateşli silah yaralanması ve %0,2’sinin (n: 3) iş kazası olduğu belirlendi. Kışın ve yazın trafik kazaları, ilkbaharda zehirlenmeler ve sonbaharda düşmeler daha fazla gerçekleşmişti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adli olguların niteliklerinin analizi, bu tür olguların önlenmesine yönelik tedbirlerin alınmasında önem taşımaktadır.
INTRODUCTION: This study was planned to examine and identify the characteristics of forensic cases applied to emergency services of hospitals in Bolu city center in five years retrospectively.
METHODS: The study was carried out in the electronic archives of the “Association of Public Hospitals in Bolu” that permitted the research; it consisted of examining the forensic reports of the forensic cases between 2006 and 2010 admitted to an emergency service in Bolu city center. The obtained data were coded in the statistics software program and evaluated by number, percentage and chi-square statistical analyzes.
RESULTS: In this period, 1589 forensic cases applied to the emergency service and, 3.0% (1589/502.000*100) of all cases admitted to emergency department were forensic cases. Of the forensic cases, 65.2% (n: 1036) were males and 39.1% (n: 622) were young adults aged between 8-34. The mean age was 26.2 ± 15.77 (min: 0, max: 88 years). The highest number of forensic cases was observed in 2010 with a ratio of 39.9% (n: 618). In terms of the types of forensic cases, 27.5% (n: 437) were traffic accidents, 23.7% (n: 376) were poisoning, 20.3% (n: 322) were physical violence, 15.7% (n: 249) were falling, 5.4% (n: 86) were sexual abuse, 3.9% (n: 62) were penetrating stab injury, 2.1% (n: 33) were committed suicide, 0.7% (n: 11) were burns, 0.6% (n: 10) were firearm injuries and 0.2% (n: 3) were work-related accidents. Traffic accidents in the winter and in the summer, poisonings in the spring, and fallings in autumn were more frequent.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Analyzing the characteristics of forensic cases is crucial for taking measures to prevent such cases.

5.
Premenopozal Dislipidemik Kadın Hastalarda Atorvastatin Tedavisi Sonrası Ana Karotid ve Femoral Arter IMK ve Kompliyansının Ultrasonografik Olarak Değerlendirilmesi
Ultrasonographic Evaluation of Common Carotid and Femoral Artery IMT and Compliance After Atorvastatin Treatment in Premenopausal Dyslipidemic Female Patients
Nursel Yurttutan, Murat Baykara, Özlem Gündoğdu Seçen, Betül Kızıldağ, Mehmet Akif Sarıca
doi: 10.5505/abantmedj.2018.94546  Sayfalar 76 - 80
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada dislipidemik premenopozal kadın hasta grubunda ultrasonografi (US) ile atorvastatin tedavisinin ana karotid arter ve femoral arter intima media kalınlığı (IMK) ile arteriyel kompliyans üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmada dislipidemi tanısı bulunan 40 premenopozal kadın yer aldı. Katılımcılar 60 gün boyunca 80 mg / gün atorvastatin aldı; bazal ve tedavi sonrası ölçümleri adet döngüsünün olası etkisini önlemek için adetin ilk günü yapıldı. Ölçümler non-invazif olarak yüksek çözünürlüklü bir ultrasonografi cihazı ile yapıldı. Arteriyel kompliyans kesitsel kompliyans, kesitsel esneklik, diyastolik duvar basıncı ve elastik modül gibi çeşitli göstergeler kullanılarak değerlendirildi. Başlangıçta ve iki aylık tedavi sonrası elde edilen veriler Wilcoxon testi ile karşılaştırıldı, p<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Sekiz haftalık atorvastatin tedavisi sonrasında ana karotid arter (p=0,025) ve femoral arter (p<0,001) IMK’da anlamlı incelme saptandı. Ana karotid arter’den 8 haftalık atorvastatin tedavisi sonrası arteryel kompliyans göstergelerinden kesitsel kompliyans, kesitsel esneklik, diyastolik duvar basıncında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (sırasıyla p<0,05, p<0,001, p<0,05). Femoral arter’den yapılan ölçümlerde kesitsel esneklik, diyastolik duvar basıncı ve elastik modül değerlerinde de istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05, p<0,001, p<0,001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yüksek çözünürlüklü US cihazı ile IMT ve arteriyel kompliyansın belirlenmesi dislipidemili hastalarda atorvastatin tedavisine cevabın non-invazif izlemi için nicel veri sağlar.
INTRODUCTION: In this study we aimed to evaluate the effect of atorvastatin treatment on common carotid artery (CCA) and femoral artery (FA) intima media thickness (IMT) and arterial compliance by using ultrasonography (US) in premenopausal females with dyslipidemia.
METHODS: The current study consisted of 40 premenopausal women with a diagnosis of dyslipidemia. The participants received 80 mg/day atorvastatin for 60 days, baseline and posttreatment measurements were performed on the first day of menstruation to avoid the possible effect of the menstrual cycle. Ultrasonographic measurements were non-invasively taken using a high resolution US system. Arterial compliance was evaluated using several indicators, such as cross-sectional compliance (CSC), cross-sectional distensibility (CSD), diastolic wall stress (DWS), and elastic modulus (EM). Data obtained at baseline and in the second post-treatment month were compared via a Wilcoxon test, p values of <0.05 were accepted as statistically significant.
RESULTS: A significant thinning in IMT was detected in the CCA (p=0.025) and FA (p<0.001) after 8 weeks’ atorvastatin treatment. Measurements taken from the CCA revealed a statistically significant difference in CSC, CSD, and DWS arterial compliance indicators after 8 weeks’ atorvastatin treatment (p<0.05, p<0.001, p<0.05, respectively). Statistically significant differences were found in CSD, DWS, and EM values obtained from the FA (p<0.05, p<0.001, p<0.001, respectively).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Determination of IMT and arterial compliance by high resolution US provides quantitative data for non-invasive monitoring of the atorvastatin treatment response in patients with dyslipidemia.

6.
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Tıbbi Atık Yönetiminin Değerlendirilmesi
Evaluation of Medical Waste Management at Bolu Abant Izzet Baysal Medical Faculty Hospital
Tuğba Tunagür, Özgün Pehlivan, Seval Alkoy
doi: 10.5505/abantmedj.2018.60437  Sayfalar 81 - 88
GİRİŞ ve AMAÇ: Tıbbi atıkların yönetimi sağlık kuruluşlarının önemli sorumluluklarından biridir. Tıbbi atıkların kaynağında doğru bir şekilde ayrıştırılması, gereksiz atık yükünü azaltacağı gibi olası sağlık risklerinin önüne geçmek için de büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tıbbi atık yönetiminin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu araştırma, tanımlayıcı tipte gözlemsel bir araştırma olup 2017 Kasım-Aralık ayında yürütülmüştür. Araştırma, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinin tıbbi atık üreten 74 biriminde, tıbbi atıkların taşınma yolunda ve hastanenin geçici tıbbi atık deposunda gözlem yoluyla yürütülmüş ve bir kurum yöneticisi ve tıbbi atıkları toplayan/taşıyan personel ile yüz yüze görüşme yapılmıştır. Bu araştırmada Çoker ve Çağlayan tarafından geliştirilmiş soru ve gözlem formları kullanılmıştır.
BULGULAR: Hastanenin 2016 yılı tıbbi atık miktarı 143.222 kg iken 2017 yılının ilk 11 ayında bu miktar 164.291 kg olmuştur. Tehlikeli atık miktarı ise 2016 yılında 7859 kg iken 2017 yılının ilk 8 ayında 6605 kg olmuştur. Günlük yatak başına düşen tıbbi atık miktarı 2016 yılında 1,23 kg/gün iken 2017 yılında 1,54 kg/gün’dür. Yapılan gözlemlerde 72 birimde tıbbi atık kutusunun bulunduğu ve tıbbi atık kutularının %41,7’sinde tıbbi atık dışı malzeme olduğu görülmüştür.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmanın yürütüldüğü hastanede, 2016 yılına göre toplam tıbbi atık miktarının 2017 yılında arttığı görülmektedir. Atık oluşumunu azaltmak için en önemli uygulama, kaynağında azaltma yöntemi olup bu konuda çalışanlara eğitim verilmesi, kaynakta ayrıştırma ve geri dönüşebilir malzemelerin ayrıştırılması, kurumlarda malzeme stoklarının uygun yönetimi, gereksiz tek kullanımlık malzeme kullanımının azaltılması yoluna gidilmelidir.
INTRODUCTION: The management of medical waste is one of the important tasks of health care facilities. A proper waste separation at the source of medical waste is also important to avoid potential health risks, such as reducing unnecessary waste burden. The purpose of this study was to evaluate the medical waste management at Bolu Abant İzzet Baysal University medical school hospital.
METHODS: This research is a descriptive type observational study conducted in November-December 2017. The study was carried out in the medical unit producing medical waste of Bolu Abant Izzet Baysal University medical school hospital in 74 units, on the way of medical waste transportation and in the hospital's temporary medical waste depot. A face-to-face interview was held with an institution manager and personnel collecting / carrying medical waste. In this study, questions and observation forms developed by Çoker and Çağlayan were used.
RESULTS: The hospital's medical waste volume was 143,222 kg in 2016, but in the first 11 months of 2017 it was 164,291 kg. Hazardous waste amounted to 6605 kg the first 8 months of 2017, compared to it amounted to 7859 kg in 2016. The amount of medical waste per bed and day is 1.23 kg / day in 2016 and 1.54 kg / day in 2017. The amount of medical waste per in-patient in 2017 is 9.45 kg, the amount of medical waste per out-patient is 0.46 kg and the amount of medical waste per operation is 11.70 kg. In the observations, medical waste box was found in 72 units and 41.7% of medical waste bins were found to be non-medical waste materials.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the hospital where the study was conducted, it is seen that the total amount of medical waste increased in 2017 compared to 2016. The most important application to reduce waste generation is the reduction method at its source, providing training to employees on this subject, separating the material in the source and separating the recyclable materials, managing the inventory of the materials in the institutions, reducing the use of unnecessary disposable materials.

7.
Adolesanlarda Normal Abdominal Kas Kalınlığı Değerlerinin Ultrasonografik Tespiti
Normal Abdominal Muscle Thicknesses in Adolescents: a Sonographic Study
Sonay Aydin, Erdem Fatihoğlu
doi: 10.5505/abantmedj.2018.43765  Sayfalar 89 - 93
GİRİŞ ve AMAÇ: Abdominal kaslar (eksternal oblik kas, internal oblik kas ve transversus adominis) gövde stabilitesine önemli katkı sağlar. Bu sayede sırt ve bel ağrısının önlenmesinde ve etyolojisinde rol oynarlar. Literatürde erişkinler için normal abdominal kas kalınlığı değerlerini tespit etmek mümkündür. Bu çalışmada tanımlı abdominal kasların normal kalınlıklarının ultrasonografik inceleme ile adolesan popülasyonda tespit edilmesi amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yaşları 12-18 arasında değişen 200 sağlıklı adolesan çalışmaya dahil edilmiştir. US incelemeleri 7.5 MHz lik lineer pro bile gerçekleştirilmiştir. Kas kalınlıkları istirahat halinde ölçülmüştür. Prob transvers olarak ön aksiller çizgi düzeyine, 12. kosta ile iliak krest arasına yerleştirilmiştir.
BULGULAR: Ortalama kas kalınlıkları erkeklerde daha fazladır. En kalın kas her iki cins için de internal oblik olarak tespit edilmiştir. Kas kalınlıkları her iki cinste de internal oblik > eksternal oblik > transversus abdominis şeklinde sıralanmıştır. Yaş ile internal ve eksternal oblik kas kalınlıkları arasında negatif bir ilişki tespit edilmiş; ancak transversus abdominis için böyle bir ilişki bulunamamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Abdominal kasların normal kalınlıklarını bilmek tanı ve tedavide yol gösterici olabilir. Kas kalınlıkları en kalından başlamak üzere, internal oblik, eksternal oblik ve transversus abdominis şeklindedir. Yaş ile internal ve eksternal oblik kas arasında negatif ilişki vardır.
INTRODUCTION: The lateral abdominal muscles, transversus abdominis (TA), internal oblique (IO), and external oblique (EO) contribute to the stability of the trunk. So that, abdominal muscles are important for the management and prevention of low back pain (LBP). In the literature, it is easier to find normal ranges of abdominal muscle thickness for adult population. In the current study, we aim to determine normal values of TA, IO, and EO thickness in adolescents.
METHODS: 200 healthy children between the ages of 12-18 are included into the current study. US exams are performed with a 7.5-MHz linear array transducer. Abdominal muscle thicknesses were measured at rest. The transducer was placed transversely, in the anterior axillary line, between the 12th rib and the iliac crest.
RESULTS: Mean muscle thickness of all three muscles is higher in boys than girls. Mean thickness of IO is the biggest and the order of muscle thickness is the same between boys and girls (IO>EO>TA). There is a negative correlation between age and IO and EO muscle thicknesses. We cannot detect such a correlation between age and TA muscle thickness
DISCUSSION AND CONCLUSION: To conclude, knowing the normal thickness value of abdominal muscles can help diagnosis of pathologies like LBP and follow up of athletic training. Thickness of muscles lines up as IO>EO>TA. BMI, weight is positively correlated with muscle thickness. Age is negatively correlated with IO and EO muscle thicknesses.

OLGU SUNUMU
8.
Ağır Demir Eksikliği Anemisi ile Prezente Olan Hiatal Herni: Olgu Sunumu
Hiatal Hernia Presenting With Severe Iron Deficiency Anemia: A Case Report
Neslihan Karakurt, Ali Fettah, İbrahim Karaman
doi: 10.5505/abantmedj.2018.82612  Sayfalar 94 - 96
Demir eksikliği anemisi (DEA) pediatrik popülasyonda sık görülür. Yetersiz demir alımına bağlı nütrisyonel anemi en sık sebebidir. Ancak hayati tehdit eden ağır DEA ile başvuran hastalarda altta yatan sebep detaylı araştırılmalıdır. Dokuz aylık kız hasta halsizlik nedeniyle başvurduğunda hemoglobin 3,5 g/dl saptandı ve laboratuar bulguları DEA ile uyumluydu. Hastada DEA etyolojisi araştırıldığında hiatal herni saptandı. Pediatristlerin ciddi veya medikal tedaviye dirençli DEA’nin hiatal herni ile ilişkili olabileceğinin farkında olması gerekir.
Iron deficiency anemia (IDA) is common in pediatric population. Nutritional anemia resulting from insufficient iron intake is the most common etiology. However, underlying reason leading to life threatening IDA is to be examined in details. A nine month old girl with a complaint of fatigue had a hemoglobin level was 3.5 g/dl and laboratory findings were compatible with iron deficiency anemia (IDA). She was evaluated for the etiology of IDA and she was diagnosed hiatal hernia (HH). Pediatricians should be aware of severe or medically refractory IDA, which may be related to HH.

9.
Renal Hücreli Karsinomda Sarkoid Benzeri Granülomlar
Sarcoid-like Granulomas in Renal Cell Carcinoma
Gözde Çakırsoy Çakar, Osman Köse, Mustafa Kösem
doi: 10.5505/abantmedj.2018.23500  Sayfalar 97 - 98
Non-nekrotizan granülomlara tümör stromasında nadiren rastlanır. Primer tümörle ilişkili görülen bu granülomlara sarkoid benzeri reaksiyon (SBR) denir. Tümör ilişkili SBR, tümörün eksprese ettiği antijenlere karşı gelişmektedir. Bu granülomların, konağın tümöre karşı gösterdiği immün yanıtla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Bununla birlikte mevcut çalışmalar prognostik önemini açıklamada yetersizdir. Burada nadir görülen bir vaka olarak tümör stromasında sarkoid benzeri granülomlar gösteren berrak hücreli renal hücreli karsinom vakası sunduk.
Non- necrotizing granulomas are rarely seen in tumor stroma. Primary tumor related these granulomas are termed as sarcoid-like reaction (SBR). Tumor related SBR develops against antigens that expressed by tumor. These granulomas are thought to relate host immune defense against tumor. However existent reports are insufficient to explain its prognostic value. We present a rare case of clear cell renal cell carcinoma associated with tumor related sarcoid-like granulomas.

10.
Geç Teşhis Edilen Konjenital Diyafragma Hernisi: Olgu sunumu
Congenital Diaphragmatic Hernia with Late Diagnosis: A Case Report
İbrahim Karagöz, Abdulkadir İskender, Gökçe Akman Köse
doi: 10.5505/abantmedj.2018.71677  Sayfalar 99 - 102
Konjenital diyafragma hernisi (KDH), diyafragmada anatomik defektle karakterize, akciğer gelişiminin erken dönemlerinde karın içi organların fetal göğüs boşluğuna girmesine neden olan, etyolojisi bilinmeyen sıklıkla kardiyak, ürogenital, kromozomal, genetik ve iskelet sistemine dair çeşitli anomalilerin eşlik ettiği doğumsal bir anomalidir. Canlı doğan yenidoğanlarda mortalite %10-35 arasında değişmektedir. İleri yaş hastalarda sıklıkla tekrarlayan solunum sıkıntısı ve atipik karın ağrısı görülmekle beraber, prognoz yenidoğan döneminde tanı almış hastalara göre daha iyidir. İleri yaşta bulgu veren KDH’de teşhis zor olduğundan, tedavide gecikme olabilir. KDH’nın en klasik formu sol posterolateral diyafragmatik bölgede bir defekt olarak karşımıza çıkar. Bu defektten, karaciğer sol lobu, dalak ve hemen tüm gastrointestinal sistem göğüs boşluğuna geçmiştir. Sağ taraftaki hernilerde ise, karaciğer sağ lobu ve diğer karın içi organlar göğüs boşluğuna geçer. Bu olgularda hepatik venler ektopik olarak sağ atriyuma açılabilir, bu da cerrahi onarımı güçleştirebilir. Biz bu olgumuzda, şiddetli karın ağrısı ile acil servise başvuran ve geç teşhis edilen KDH’li hastayı ve uygulanan anestezi yöntemi ile ilgili deneyimlerimizi paylaştık.
Congenital diaphragmatic hernia (CHD) is a congenital anomaly characterized by an anatomical defect in the diaphragm, accompanied by various anomalies regarding cardiac, urogenital, chromosomal, genetic and skeletal system. It has not well-known etiology, and causes the intrauterine organs to enter the fetal thoracic cavity in the early stages of the lung development. Its mortality rate in live newborns varies between 10% and 35%. Although recurrent respiratory distress and atypical abdominal pain are commonly observed clinical manifestations in older patients, its prognosis is better than the patients diagnosed in the neonatal period. Its treatment can delay due to the difficulty of establishment of the diagnosis at the advanced age. The most classical form of CHD is encountered as a defect in the left posterolateral diaphragmatic area. The left lobe of liver, spleen and almost all gastrointestinal tract structures pass into the thoracic cavity from this defect. On the other hand, the right lobe of liver and other abdominal organs pass into the thoracic cavity from right-sided hernias. In these cases, hepatic veins can be opened ectopically to the right atrium, which may complicate surgical repair. In this paper, we presented a case of CHD who admitted to the emergency department with severe abdominal pain and diagnosed at late-term, as well as our experience regarding the performed anesthesia method.

LookUs & Online Makale