ISSN : 2147 - 1800

Hızlı Arama




Abant Med J: 8 (2)

Cilt: 8  Sayı: 2 - 2019

1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
İçindekiler
Contents

Sayfa II

ÖZGÜN MAKALE
3.
Splenomegalinin Neden Olduğu Kompresyonun Sol Böbrek Rİ Değerlerine Etkisinin Doppler USG ile Değerlendirilmesi
Effect of Splenomegaly on RI Values of Extrınsıcally Compressed Left Kıdney
Kadihan Yalçın Şafak, Güven Yılmaz
doi: 10.5505/abantmedj.2019.37929  Sayfalar 46 - 51
GİRİŞ ve AMAÇ: Gri skala ve Doppler USG (USG) tekniklerini kullanarak splenomegali nedeniyle kompresyona maruz kalan sol böbreğin rezidiv indeks (Rİ) ve sferisite indeksi (uzun eksen / kısa eksen) değerlerinde meydana gelebilecek değişiklikleri belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Abdominal USG incelemeleri sırasında splenomegali saptanan 57 (31 erkek, 26 kadın; ortalama yaş 42.46 ± 13.28) hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm olguların sağ böbreği kontrol grubu olarak kabul edildi. Dalak longitudinal aksta görüntülendi ve üst polden alt pole doğru kranio - kaudal uzunluğu ölçüldü. Her olgunun böbrek transvers ve longitudinal uzunlukları ölçüldü. Tüm olguların sferisite indeksi değerleri hesaplandı. Her bir böbreğin üst, orta ve alt kesimlerinden üçer kez doppler örnekleri alınıp ortalaması hesaplandı. Olguların her iki böbrekleri arasındaki RI ve sferisite indeksi değerleri arasındaki fark karşılaştırıldı.
BULGULAR: Olguların ortalama dalak boyutları 165.21 ± 29.45 mm idi. Kompresyona maruz kalan sol böbrek ve kontrol grubunu oluşturan sağ böbrek ortalama Rİ değerleri sırasıyla 0.61 ± 0.04 ve 0.59 ± 0.04 bulundu. Ortalama sol böbrek Rİ değerleri istatistiksel olarak sağ böbrek Rİ değerlerinden yüksek saptandı (p: 0.001; p > 0.01). Ortalama sol böbrek sferisite indeksi değeleri istatistiksel olarak sağ böbrek sferisite indeksi değerlerinden yüksek bulundu (p: 0.001;p<0.01).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Splenomegali nedeniyle kompresyona maruz kalan sol böbreğin Rİ ve sferisite indeksi değerleri artmaktadır.
INTRODUCTION: To evaluate the effect of splenomegaly on resistiveindex (RI) values and sphericity indices (long axis / short axis) of extrinsically compressed left kidney by using renal gray scale and Doppler ultrasonography (USG).
METHODS: 57 patients with splenomegaly with measurement of greater than 130 mm diameter in abdominal USG were studied. Patients right kidneys were accepted as control group. The bipolar lengths and transverse diameters of both kidneys in each patients were measured. Three Doppler waveform tracings were obtained from each kidney by sampling the interlobar arteries in the superior, middle, and inferior portions of the kidney. The difference of mean RI values and sphericity indices between two kidneys were compared.
RESULTS: The average spleen diameter of the patients was 165.21 ± 29.45 mm. The mean RI of the compressed left kidney and contralateral right kidney were 0.61 ± 0.04 and 0.59 ± 0.04 respectively. The mean RI value of the left kidney is statistically higher than right kidney (p: 0.001; p > 0.01). The mean sphericity indices value of the left kidney is statistically higher than right kidney (p: 0.001; p < 0.01).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The compression on left kidney due to splenomegaly can increase the RI and sphericity indices values of the left kidney.

4.
Distal Tibia Şaft Kırıklarının İntramedüller Çivi ile Tespitinde Distal Kilitleme Şeçeneklerinin Koyun Tibialarında Biyomekanik Karşılaştırılması
Bıomechanıcal Comparison of Distal Interlocking Methods in Sheep Tibia Models,Used in Fixation of Distal Tibia Shaft Fractures with Intramedullary Nails
Yasin Emre Kaya, Metin Celik, Tolgahan Kuru, Abdullah Alper Şahin, Cengiz Isik, Fuat Akpinar
doi: 10.5505/abantmedj.2019.42103  Sayfalar 52 - 64
GİRİŞ ve AMAÇ: Tibia kırıklarının intramedüller çivi ile tedavisinde kullanılan çeşitli distal kilitleme metodları mevcuttur. Fakat günümüzde bu metodlardan herhangi birinin üstünlüğü konusunda görüş birliği yoktur.DSBLS (distal kilitleme bolt vidası) yeni geliştirilen bir metodudur.Çalışmamızda DSBLS ile, iki vida ile ve üç vida ile kilitleme seçeneklerini, aksiyel yüklenme kuvvetine karşı biyomekanik olarak mukayese edip aksiyel yüklenme kuvvetine karşı en dayanıklı seçeneği bulmayı amaçladık.


YÖNTEM ve GEREÇLER: Tüketim amacıyla kesilmiş 6 aylık koyunlardan 16 adet koyun tibiası elde edildi. Bu tibiaların her birini eklem hattının 6 cm proksimalinden osteotomize ettik ve transvers kırık hattı oluşturduk. Elde edilen 16 adet distal tibia fragmanı 4 gruba ayrıldı. Her gruptaki 4 adet distal tibia fragmanına 8 mm kanülsüz intramedüller çivi oyma işlemi yapılmadan yerleştirdi ve farklı metodlarla distal kilitleme yapıldı. Grup 1’ de 2 adet vida (2 adet mediolateral,ZIMED marka), grup 2’de 3 adet vida (2 mediolateral, 1 anteroposterior, ORTHOFIX marka), grup 3’te DSBLS (TST marka) ve grup 4’ te grup 2’ dekilere göre daha küçük çaplı 3 adet vida (2 mediolateral, 1 anteroposterior,TIPMED marka) kullanılarak distal kilitleme yapıldı. Kocaeli Üniversitesi Cad-Cam laboratuarında,Üniversal Çekme – Basma Test Cihazı ile deneklerin her birine aksiyel yüklenme uygulandı.Her denekte distal vida kırılması ile birlikte test sonlandırıldı. Her denekten kuvvet, zaman ve deformasyon verileri alınıp istatistiksel olarak mukayese edildi.

BULGULAR: Aldığımız istatistik sonuçlarına göre, aksiyel yüklenme karşısında, distal kilitleme bolt vidası ile kilitleme seçeneğini (DSBLS, grup 3), çalışmamızda yer verdiğimiz ikili (grup 1) ve üçlü (grup 2, 4) kilitleme seçeneklerinden istatistiksel olarak anlamlı şekilde üstün bulduk. Ayrıca üçlü kilitleme metodunu (grup 2, 4) ikili kilitleme metoduna (grup 1) göre üstün bulduk. Üçlü kilitleme metodlarını (grup 2, 4) kendi aralarında mukayese ettiğimizde vida kor çapı daha yüksek olan grup 2’ nin grup 3’ e göre üstün olduğu sonucuna ulaştık.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda DSBLS nin aksiyel yüklenme kuvvetine karşı, üçlü ve ikili distal kilitleme seçeneklerine göre anlamlı şekilde üstün bulunmuştur.
INTRODUCTION: There are different types of distally interlocking methods used in intramedullary nailing of tibia fractures. But there is no concensus about the superiority of these methods.DSBLS (distally locking bolt screw) is a new improved recently. In our study, we compared DSBLS, double screw distally locking and tirple screw distally locking methods againts axial loading forces biomechanically and we aimed to find the most resistant method to axiel loading.

METHODS: 16 pieces of tibia were extracted from sheeps slaughtered for consumption. We osteotomized these tibias 6 cm proximal from tibiotalar joint to make up a transverse fracture model.We divided 16 distal tibia portions into 4 groups. 8 mm solid intramedullary nails were implanted to tibias without reaming and locked distally with different methods in each groups. In we used 2 screws (both in mediolateral position,ZIMED) in group 1, 3 screws (two mediolateral, one anteroposterior position,ORTHOFIX) in group 2, DSBLS (TST) in group 3 and 3 screws with a smaller diameter (two mediolateral, one anteroposterior position,TIPMED) in group 4 for distal interlocking. Axial load was applied to all experimentals by Universal Traction – Distraction Test Machine in CadCam laboratuary, Kocaeli University. Tests were ended with screw breakage. Force, time and deformation datas were recorded and compared statistically.

RESULTS: According to statistic results, resistance to axial loading forces of distally locking bolt screw (DSBLS, group 3) was statistically higher than double (group 1) or triple (group 2, 4) screw distal locking methods. Beside this, resistance to axial laoding forces of triple screw locking method (group 2, 4) was statistically higher than double screw locking method (group 1). When we compared triple screw locking methods, group 2 with larger diameter screws was more resitant than group 4.

DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, DSBLS was significantly superior to axial loading force compared to triple and double distal locking options.

5.
Eklem İçi Kalkaneus Kırıklarında Cerrahi Tekniklerin karşılaştırılması
Comparison of Surgical Techniques for the Treatment of Intraarticular Calcaneal Fractures
Mehmet Orçun Akkurt, Vedat Biçici, Özkan Öztürk, İsmail Demirkale
doi: 10.5505/abantmedj.2019.50490  Sayfalar 65 - 72
GİRİŞ ve AMAÇ: Ayrılmış eklem içi kalkaneus kırıklarının en uygun tedavisi tartışmalıdır. Bu çalışmada kalkaneus kırıklarında minimal girişimsel ve açık cerrahilerin klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yazarların kurumlarında 2010-2015 yılları arasında kalkaneus kırığı nedeniyle ameliyat edilen hastalar geriye dönük incelenmiştir. Hastalar, açık yerine koyma ve perkütan tespit olarak ikiye ayrılmış, daha sonra bu gruplar da Sanders sınıflamasına göre kendi içlerinde alt gruplara ayrılmıştır. İnversiyon-eversiyon hareket açıklıkları son kontrolde gonyometre ile ölçülmüştür. Fonksiyonel değerlendirme Amerikan Ayak ve Ayak Bileği Cemiyeti (AOFAS) ayak bileği-ardayak skalası ve Maryland Ayak Skorlaması (MFS) ile yapılmıştır. Ağrı 10 cm görsel analog skala (VAS) ile değerlendirilmiştir. Kalkaneus yüksekliği ve genişliği hem ameliyat öncesinde hem de son control muayenesinde ölçülmüştür. Komplikasyonlar ayrıca değerlendirilmiştir.
BULGULAR: 42 hastanın 52 kalkaneusu açık yerine koyma yöntemiyle, 32 hastanın 40 kalkaneusu minimal girişimsel teknikle ameliyat edilmiştir. Her iki grup için de ortalama yaş 35 olup ortalama takip süresi 25,5 aydır. Yaş yönünden iki grup arasında anlamlı bir fark yoktur. Başvurudan ameliyata kadar geçen süre, açık cerrahi için 8,2 (2-14) gün, ve perkütan cerrahi için 2,5 (1-5) gündür. ROM, VAS, AOFAS ve Maryland skorları açısından iki grup arasında anlamlı bir fark yoktur. Cerrahi teknikten bağımsız olarak, Sanders 2 grubunda Sanders 3 grubundan daha iyi fonksiyonel skorlar elde edilmiştir. Kalkaneus yüksekliği, cerrahi teknikten bağımsız olarak düzelmiştir. Kalkaneus genişliği açık cerrahi ile daha başarılı düzelmiştir (p=0.001). Açık redüksiyon grubunda 3 derin enfeksiyon ve 5 diğer yara komplikasyonu görülmüşken minimal girişimsel cerrahiyle bu komplikasyonlar görülmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kalkaneus kırıkları için her iki tedavi yöntemi de benzer klinik sonuçları sağlamıştır ama perkütan cerrahi ile daha erken ve daha az komplikasyonlu ameliyat avantajları mevcuttur. Sanders sınıflaması prognostik değer taşımaktadır.
INTRODUCTION: Optimal treatment for displaced intraarticular calcaneal fractures is controversial. We aimed to compare the clinical and radiological results of minimal invasive and open surgeries for calcaneal fractures.
METHODS: Patients with calcaneal fractures treated with surgery in the authors’ institutions in 2010-2015 were retrospectively reviewed. Patients were divided into two groups, open reduction and percutaneous fixation and subdivided into groups according to Sanders classification. Inversion-eversion range-of-motions were measured with a goniometer on the last follow-up. Functional assessment was done with American Foot and Ankle Society (AOFAS) ankle-hindfoot scale and Maryland foot scores (MFS). Pain is assessed with a 10-cm VAS scale. Calcaneal height and width were measured both preoperatively and on the last follow-up. Complications were also assessed.
RESULTS: 52 calcanei of 42 patients were treated with open reduction and 40 calcanei of 32 patients were treated with minimal-invasive surgery. Mean age for both groups were 35 and mean follow-up was 25.5 months. There are no statistically significant differences between two groups, in terms of age. Mean time to surgery from admission was 8.2 (2-14) days in open reduction group and 2.5 (1-5) days in percutaneous reduction group. There are no statistically significant differences between two groups, in terms of ROM, VAS, AOFAS and Maryland scores. Functional scores were better in Sanders 2 group than Sanders 3 group, free from surgical technique. Calcaneal height restoration is independent from the surgical technique. Calcaneal width is more restored by open reduction (p=0.001). There are 3 deep infections and 5 other wound complications in the open-reduction group while there were wound complications with minimal-invasive surgery.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Both treatment methods for calcaneal fractures end with similar clinical results but percutaneous fixation has advantages of early surgery and less complications. Sanders classification is prognostic.

6.
Karpal tünel sendromunda B12 vitamin eksikliği risk faktörü olabilir mi?
Could be B12 vitamin deficiency a risk factor in carpal tunnel syndrome?
Mehmet Mühürdaroğlu, Ezgi Agadayı
doi: 10.5505/abantmedj.2019.82642  Sayfalar 73 - 77
GİRİŞ ve AMAÇ: Karpal tünel sendromu şikayetleri olan hastalarda serum B12 vitamin düzeyinin elektrofizyolojik olarak KTS (karpal tünel sendromu) ve derecesi üzerine etkisi olup olmadığını saptamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya toplam 158 hasta dahil edildi. 77 KTS ve 81 tane elekfizyolojik olarak KTS saptanmayana hastanın B12 vitamin seviyeleri retrospektif olarak incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde Shapiro Wilk, Kruskal Wallis ve Ki-Kare testleri kullanıldı.
BULGULAR: Hastaların B12 vitamini düzeylerine bakıldığında %22,8’inde (n=36) eksiklik tespit edilirken, %77,2’sinde (n=122) normal olarak saptandı. KTS saptanan hastaların %12,7’sinde (n=20) B12 vitamin eksikliği saptanırken, %36,1’inde (n=77) saptanmadı. Elektrofizyolojik olarak KTS saptananlar ile saptanmayanlar arasında B12 vitamin eksikliği karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,351).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İstatiksel olarak anlamlı olmasa da KTS saptanan hastalardaki B12 vitamin eksikliği özellikle ağır KTS olan hastalarda daha belirgindi. Bu da tedavide B12 vitamini kullanımını destelemektedir. Çalışmamızın daha geniş olgu sayısına sahip çalışmalarla desteklenmesi gereklidir.
INTRODUCTION: To determine whether serum vitamin B12 levels have an effect on CTS (carpal tunnel syndrome) and grade of electrophysiological factors in patients with carpal tunnel syndrome.
METHODS: A total of 158 patients were included in the study. 77 CTS and 81 non detected CTS patients’ vitamin B12 levels were retrospectively determined. Data were analyzed with Shapiro Wilk, Kruskal Wallis and Chi-Square statistic tests.
RESULTS: When the vitamin B12 levels of the patients were examined, deficiency was detected in 22.8% (n=36) patients and normal in 77.2% (n=122) patients. Vitamin B12 deficiency was found in 12.7% (n=20) of the patients with CTS while 36.1% (n=77) were not detected. There was no significant difference between the patients with CTS and those who were not detected as compared to B12 vitamin deficiency (p = 0.351).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although it was not statistically significant, vitamin B12 deficiency was significantly more pronounced in patients with severe CTS. This supports the use of vitamin B12 in treatment CTS. Our study should be supported by studies with a larger number of cases.

7.
Meme Kanseri Hastalarında Radyoterapi Sonuçlarımız Ve Etki Eden Faktörler
Breast Cancer Radiotherapy Outcomes and Affecting Factors
Suheyla Aytaç Arslan
doi: 10.5505/abantmedj.2019.93899  Sayfalar 78 - 86
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada kliniğimizde başvuran hastalarda, farklı evre, klinik durum ve RT tekniklerinin tedavi sonuçları üzerindeki etkisi ve bu sonuçların literatür ile uyumunu değerlendirmek amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ankara Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesinde Nisan 2012- Haziran 2016 tarihleri arasında meme kanseri tanısı ile küratif radyoterapi almış 121 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların demografik durumları, tümör lokalizasyonu, evresi, kemoterapi protokolleri, doz- volüm histogramları, akut ve kronik yan etkileri, tedavi yanıtı ve son durumu tespit edilmiş; akut yan etki, hastalıksız sağkalım (HSK) ve genel sağkalım (GSK) sonuçları değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Hastalık evresi arttıkça anlamlı olarak GSK ve HSK kötüleşmiştir. GSK hasta yaşı düştükçe (≤40), cT, pT evresi ilerlerdikçe düşme eğilimi göstermiştir. Klinik evresi yüksek hastalarda daha agresif aksiller diseksiyon yapıldığı görülmüştür. Çok değişkenli analizlerde ise klinik evreden bağımsız olarak agresif aksiller diseksiyon kolunda daha düşük GSK izlenmiştir. Çalışmamızın ortanca 37 aylık takip süresinde hiçbir hastamızda lokal nüks izlenmemiş, altı hastada uzak metastaz izlenmiştir. Tümör boyutu artışının CS pozitifliği ile ilişkili olduğu görülmüştür. CS negatif olan hastaların ortanca patolojik tümör boyutu 3 cm iken, CS pozitif kolda patolojik tümör boyutu 8 cm’dir. Tedavi tekniğinin değerlendirilmesinde sol lezyonlarda ve bilateral tümörlerde YART tercih edildiği izlenmiştir. Onkolojik sonuç ve akut yan etki açısından radyoterapi tekniğinin anlamlı bir etkisi olmamıştır. Hiçbir hastamızda grad 3 yan etki izlenmemiş olup en sık izlenen yan etki grad 1 radyodermittir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Meme kanserinde hastalık evresi ve yaş GSK ve HSK açısından önemli prognostik faktörlerdir ve çalışma sonuçları literatür ile uyumludur.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the effect of different stage, clinical status and RT techniques on the treatment outcome and to compare these results with the literature.
METHODS: In our center, 121 breast cancer patients which treated with curative radiotherapy between April 2012-June 2016 were evaluated retrospectively. Patient demographics, tumor localization, stage, chemotherapy protocols, dose-volume histograms, acute and chronic side effects, treatment response and final status were determined; acute side effect, disease free survival (DFS) and overall survival (OS) were evaluated.
RESULTS: The clinical and pathological stage was the most important determinant for OS and DFS. More aggressive axillary dissection was seen in high-disease patients. In multivariate analyzes, a lower OS was observed in the aggressive axillary dissection arm independently of the clinical setting. No local recurrence was observed in any of our patients and distant metastasis was observed in six patients at median follow up of 37 months. Increased tumor size was found to be associated with surgical margin (SM) positivity. Patients with SM negative had a median pathologic tumor size of 3 cm, whereas SM positive pathologic tumor size was 8 cm. When the treatment techniques were evaluated, it was seen that the intensity modulated radiotherapy technique was chosen for patient with left breast tumors or bilateral tumors. In terms of oncologic outcome and acute side effects, the choice of technique was not significant.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The disease stege and age in breast cancer are important prognostic factors in terms of OS and DFS and the results of the study are consistent with the literature.

OLGU SUNUMU
8.
Kızamık kızamıkçık kabakulak aşısı sonrası gelişen akut infantil hemorajik ödem: Bir olgu sunumu
Acute infantile hemorrhagic edema following measles mumps rubella vaccine: A case report
Mervan Bekdaş, Elif Nur İldeş
doi: 10.5505/abantmedj.2019.09821  Sayfalar 87 - 89
Akut İnfantil hemorajik ödem (AİHÖ) ateş, ödem ve purpurik deri döküntüleri ile karakterize derinin lökositoklastik vaskülitidir. Gürültülü bir başlangıcı olmasına rağmen birkaç haftada spontan iyileşmektedir. Spesifik bir tedavisi yoktur. Bu makalede aşı sonrası AİHÖ tipik bulguları gelişen bir vaka sunuyoruz. Amacımız, döküntülü hastalıklarla ayırıcı tanıda nadir görülen bu hastalık hakkında bir hatırlatma yapmak ve böylece hastaları gereksiz tetkik ve tedavilerden kurtarmaktır.
Acute infantile hemorragic edema (AIHE) is a leukocytoclastic vasculitis of the skin characterized by large purpuric lesions, edema and fever. In spite of violent onset, spontaneous recovery occurs within a few weeks. There is no specific treatment. In this manuscript we present a boy that have typical findings of AIHE developed after vaccination. Our purpose is to remember this rare disease in the differantial diagnosis of purpuric rashes and thus protect the patients from unnecessary analysis and treatment.

9.
Parotis Bezi Sebasöz Lenfadenoma Olgu Sunumu
Case Report of Sebaceous Lymphadenoma of The Parotid Gland
Tarık Yağcı, Serap Koybasi Şanal, Yusuf ozgur bicer, Hesna Müzeyyen Astarcı
doi: 10.5505/abantmedj.2019.28159  Sayfalar 90 - 93
Sebasöz lenfadenomalar, preoperatif değerlendirmede diğer parotis bezi tümörleriyle sıklıkla karışan, oldukça nadir görülen benign tümörlerdir. Bu olguda, 40 yaşında kadın hastanın sol kulak önünde 2 yıldır olan ağrısız kitle şikayetiyle kliniğimizde başvuran teşhis ve tedavisi yapılan parotidektomi sonrası sebasöz lenfadenoma tanısı konulan hasta sunuldu. Bu hastanın; klinik, görüntüleme bulguları ve histopatolojik özellikleri literatür eşliğinde tartışıldı. Sebase lenfadenomaların tedavisi cerrahi olup, parsiyel parotidektomi yeterlidir. Preoperatif tanı için, ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB), ultrasonografi (USG) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) teknikleri ayırıcı tanıda kullanılabilir.
Sebaceous lymphadenomas are rare benign tumors that are frequently confused with other parotid gland tumors in preoperative evaluation. In this case, we present a 40-year-old female patient with a 2 year history of painless mass on her left ear diagnosed as sebaceous lymphadenoma after parotidectomy. Clinical, imaging findings and histopathological features of this patient were discussed in the light of the literature. Treatment of sebaceous lymphadenomas is surgical and partial parotidectomy is sufficient. For preoperative diagnosis, fine needle aspiration biopsy (FNAB), ultrasonography (USG) and magnetic resonance imaging (MRI) techniques can be used in the differential diagnosis.

10.
Kurşun Nefropatisi: Vaka Sunumu ve Literatürün Gözden Geçirilmesi
Lead Nephropathy: A Case Report And Review Of The Literature
Şimal Köksal Cevher, Ezgi Çoşkun Yenigün, Perihan Perkin, Fatih Dede
doi: 10.5505/abantmedj.2019.35492  Sayfalar 94 - 96
Böbrek, çeşitli reabsorpsiyon, sekresyon, metabolik ve endokrin fonksiyonların düzenlenmesinde ve kontrolünde önemli bir rol oynayan, yapısal ve işlevsel olarak kompleks bir organdır. Yüksek düzeyde kurşun maruziyeti kronik böbrek hastalığının bir nedeni olarak gösterilir. Mesleki nedenlerle kronik kurşun maruziyeti veya içine kurşun karıştırılmış yasadışı alkol tüketimi, kronik böbrek hastalığı ile sonuçlanan glomerüler ve tübülointerstisyel değişiklikler, hipertansiyon, hiperürisemi ve gut ile karakterize böbrek fonksiyon bozukluğu ile yüksek oranda ilişkilidir. Biz burada 6,5 yıldır pil fabrikasında çalışan, hipertansiyonu ve ürik asit yüksekliği olan, kreatinin yüksekliği ile başvuran ve renal biyopsisinde yuvarlak tübül epitelyal nükleusların etrafında intranükleer elektron dense depositler olan etiyolojik açıdan başka bir neden tespit edilememiş bir hastayı tartışmayı amaçladık.
The kidney is a structurally and functionally complex organ that plays an important role in control and regulation of homeostasis with various reabsorptive, secretory, metabolic and endocrine functions. High levels of lead exposure is indicated as a cause of chronic renal injury. Chronic occupational exposure to lead, or consumption of illicit alcohol adulterated with lead, has also been linked to a high incidence of renal dysfunction, which is characterized by glomerular and tubulointerstitial changes resulting in chronic kidney disease, hypertension, hyperuricemia and gout. Here, we aimed to report a patient who has hipertension and high uric asit level and was 6.5 years working for the battery factory with high creatinin levels, and result of renal biopsy intranuclear electron dense deposits were found in some of the round tubular epithelial nuclei.

11.
Perkütan Nefrolitotomi Sonrası Nadir Bir Komplikasyon: Olgu Sunumu
A Rare Complication After Percutaneous Nephrolithotomy: A Case Report
Mehmet Sevim, Serhat Çetin, Bekir Aras, Şahin Kabay
doi: 10.5505/abantmedj.2019.49765  Sayfalar 97 - 100
Perkütan Nefrolitotomi (PNL) böbrek taşlarının tedavisinde minimal invaziv bir yöntem olup, günümüzde açık taş cerrahisinin yerini almıştır. Ancak her cerrahi işlem gibi PNL operasyonunda da çeşitli komplikasyonların gelişebileceği, hatta bunların hayatı tehdit edecek boyutlara ulaşabileceği unutulmamalıdır. PNL operasyonu uygun olan hastalarda tüpsüz olarak yapılabilse de rutinde nefrostomi yerleştirilerek sonlandırılmaktadır. Biz de bu yazımızda daha önce literatürde bildirilmemiş olan PNL operasyonu sonrası yerleştirdiğimiz nefrostomi kataterinin kopmasını ve bu duruma endoskopik yaklaşımımızı anlattık.
Percutaneous Nephrolithotomy (PCNL) is a minimally invasive method for the treatment of kidney stones and has replaced open stone surgery. However, it should be kept in mind that various complications may develop in PCNL operation like every surgical procedure and even these can be life-threatening. Although PCNL can be performed tubeless in appropriate patients, nephrostomy is routinely terminated. In this article, we discussed the brekeage of the nephrostomy catheter that we have placed after PCNL operation and our endoscopic approach to this condition which was not previously reported in the literature.

12.
Psöriatik artrit ve romatoid artrit: Birliktlik mi, yanlış tanı mı?
Psoriatic arthritis and rheumatoid arthritis: Association or misdiagnosis?
Samet Sancar Kaya, Hamit Göksu
doi: 10.5505/abantmedj.2019.55823  Sayfalar 101 - 103
Psöriatik artrit (PsA) periferik eklemler, omurga ve entezis bölgelerinin kronik inflamatuar artropatisidir. Psöriatik artrit prevelansı psöriazisli hastalarda %7-11, genel toplumda ise %0,04-0,1 arasında bildirilmektedir. Romatoid artrit (RA) ise daha çok el bilek, metakarpofalangeal, proksimal interfalangeal ve metatarsofalangeal eklemleri tutan kronik simetrik inflamatuvar bir artrittir. Romatoid artrit prevelansı %0,2-1 olarak bildirilmektedir. Romatoid artrit ve psöriatik artrit tek başlarına sık görülen romatizmal hastalıklar olmalarına rağmen bu iki hastalığın birlikteliği halen tartışmalı bir konudur ve tanı zorluklarına yol açmaktadır. RA ve PsA hastalıklarının ayırıcı tanısı önemlidir, çünkü klinik, serolojik ve radyolojik olarak birbirlerine benzemesine rağmen patolojilerinin farklılığı farklı klinik sonuçlara yol açabilir. Erken tanı, doğru tedavinin belirlenerek olası eklem hasarını önlemede önemlidir. Bu vakada psöriazis zemininde simetrik poliartrit gelişen ve romatoid artrit ve psöriatik artrit birlikteliği tanısı düşünülen erkek hasta sunulacaktır.
Psoriatic arthritis (PsA) is a chronic inflammatory polyarthritis affecting joints, spine and entheses. Psoriatic arthritis prevalence range from 0,04-0,1% and 7-11% in general population and psoriasis patients respectively. Rheumatoid arthritis (RA) is a chronic symmetric polyarthritis of wrist, metacarpophalangeal, proximal interphalangeal and metatarsophalangeal joints. Prevalence of RA is accepted around 0,2-1% in most populations. Although psoriatic arhritis and rheumatoid arhritis are common rheumatic diseases, coexistence of these diseases is still problemeatic and causes diagnostic challenges. The differential diagnosis of RA and PsA diseases is important because, although clinically, serologically and radiologically similar to each other, the difference in pathologies can lead to different clinical outcomes. Early diagnosis is important to prevent possible joint damage by determining the correct treatment. Here in we report a patient with psoriasis developing polyarthritis and rheumatoid arthritis and psoriatic arhritis coexistence were accepted as diagnosis.

LookUs & Online Makale