ISSN : 2147 - 1800

Hızlı Arama




Abant Tıp Dergisi - Abant Med J: 8 (3)
Cilt: 8  Sayı: 3 - 2019
1.
Kapak
Cover

Sayfalar I - II

2.
Yayın Kurulu
Editorial Board

Sayfa III

3.
İçindekiler
Contents

Sayfa IV

ÖZGÜN MAKALE
4.
Sağlık müdürlüğü çalışanlarında sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının değerlendirilmesi
Evaluation of healthy lifestyle behaviors in the employees of health directorate
Mustafa Çakır, Faruk Demirhan, Ahmet AKALAN, Nuray Yılmaz, Şenol ERGÜNEY
doi: 10.5505/abantmedj.2019.08870  Sayfalar 104 - 112
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmada sağlık müdürlüğü çalışanlarının sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı tipte olan araştırma bir sağlık müdürlüğünde çalışan 228 kişiyle yürütülmüştür. Analizde istatistiksel anlamlılık düzeyi p< 0.05 alınmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya katılan 228 kişinin %62,3’ü kadın; %23,2’si 36-40 yaş grubunda olup yaşları ortalaması 39,3±7,9 ortancası 40(min: 21;maks: 62)’tır. Çalışmaya katılanların %21,5’inin kronik hastalığı olduğu, %37,3’ünün vücut kitle indeksinin 25-29,9 olduğu, %31,1’inin sigara içtiği, %58,0’inin sağlığını iyi olarak düşündüğünü, %19,2’si düzenli egzersiz yaptığını ve %15,2’si yemeklerin tadına bakmadan tuz attığını belirtmiştir. Araştırmada sağlık çalışanlarının %54,3’ü en son 6 ay içinde kan basıncını ölçtürdüğünü, %17,0’si en son 6 ay-1 yıl içinde ölçtürdüğünü; %42,0’si en son 6 ay içinde kan şekerini ölçtürdüğünü, %20,8’i en son 6 ay-1 yıl içinde ölçtürdüğünü; %39,5’i en son 6 ay içinde kolesterolünü ölçtürdüğünü, %19,7’si en son 6 ay-1 yıl içinde ölçtürdüğünü ifade etmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda katılımcıların önemli kısmının kan basıncını, kan şekeri ve kolesterolünü son bir yıl içinde ölçtürmediği saptanmıştır Çalışma sonuçlarına göre sağlık çalışanlarına bulaşıcı olmayan hastalık risk faktörleriyle ilgili eğitim düzenlenmesi, bu konudaki farkındalığın artması açısından önemlidir.
INTRODUCTION: The aim of the study is to evaluate the healthy lifestyle behaviors of health directorate employees.
METHODS: The descriptive study was conducted on 228 individuals working in a health directorate. Statistical significance level was set to p<0.05 in the analysis.
RESULTS: Of the 228 individuals participated in the study, 62.3% were women; 23.2% were in the age group of 36-40 years, the mean age was 39.3±7.9 years, and the median age was 40 years (min: 21 years; max: 62 years). It was stated that of the participants, 21.5% had a chronic disease, 37.3% had a body mass index of 25-29.9, 31.1% were smoker, 58.0% consider their health as good, 19% exercise regularly, and 15.2% salt their meals before tasting them. In the study, it was stated that of the healthcare workers, 54.3% had their blood pressure measured in the last 6 months and 17.0% in the last 6 months-1 year; 42.0% had their blood glucose levels measured in the last 6 months and 20.8% in the last 6 months-1 year; 39.5% had their cholesterol levels measured in the last 6 months and 19.7% in the last 6 months-1 year.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, it was found that a significant portion of the participants did not have their blood pressure, blood glucose and cholesterol measured in the last year. According to the study results, it is important to organize a training on the risk factors of non-infectious diseases for the healthcare workers in terms of raising awareness on this issue.

5.
Tırnak Batması Cerrahi Tedavisinde Winograd Tekniği İle Sleeve Methodunun Karşılaştırılması
Comparison Of Winograd Technique And Sleeve Method In Surgical Treatment Of Ingrown Toenail
Selim Safalı
doi: 10.5505/abantmedj.2019.09581  Sayfalar 113 - 118
GİRİŞ ve AMAÇ: Tırnak batması; günlük hayatı olumsuz etkileyen ve sık görülen ağrılı bir durumdur. Tırnak batması tedavisinde tanımlanmış birçok yöntem vardır. winograd yöntemi sık kullanılan cerrahi yöntemlerden biridir. Sleeve methodu ise daha az invaziv ve sonuçları iyi olan bir yöntemdir. Bu çalışmada winograd yöntemi ve sleeve yöntemi ile tedavi edilen olgular retrospektif olarak değerlendirilerek karşılaştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ağrı devlet hastanesinde ortopedi kliniğinde 2016-2019 yılları arasında winograd yöntemi ve sleeve methodu ile tedavi edilen 33 hastanın 39 ayak başparmak tırnak batması olgusu retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalarda yaş, cinsiyet, tutulan ayak ve parmak tarafı, Heifetz evreleri, yineleme oranı, işe dönüş suresi ve memnuniyet durumları değerlendirildi.
BULGULAR: Tırnak batması nedeniyle 2016-2019 yılları arasında Ağrı Devlet Hastanesinde cerrahi tedavi yapılan hastalar 6 ay takip edildi ve sonuçlar incelendi. Heifetz evrelemesine göre evre 3 olan hastalar çalışmaya alındı. Winograd tekniği uygulanan 18 hasta ile Sleeve methodu uygulanan 15 hasta, 6 ay takip edilerek sonuçları karşılaştırıldı.
Winograd tekniği uygulanan yaş ortalaması 25(15-51) olan 18 hastanın( 12si erkek, 6sı kadın) 22 tırnak batması incelendi..
Sleeve methodu uygulanan 15 hastanın (11e, 4b) yaş ortalaması 23(16-41) olan, 17 tırnak batması incelendi. Rekürrens insidansına ve enfeksiyon insidansına 1. Hafta,1. Ay ve 6. Ayda bakıldı, her iki grup sonuçları birbirine yakındı. 6. Ayında yapılan hasta anketinde 100 puan üzerinden değerlendirme yapıldı; tedavinin etkinliği, tedavinin kolaylığı, tedavinin kozmetik sonucu, cerrahi sonrası konfor ve iyileşme süresi gibi parametreler puanlandırıldı.
Hiçbir hastada osteomyelit veya ciddi başka bir komplikasyon gelişmedi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: winograd yöntemi ve sleeve methodu, tırnak batması olgularında başarılı tedavi seçeneklerindendir. Sleeve yöntemi uygulaması daha kolay iyileşme süresi daha kısa ve kozmatik sonuçlar açısından tatmin edicidir.
INTRODUCTION: Ingrown toenail is a common painful condition that affects daily life negatively. There are many methods defined in the treatment of ingrown toenails. In this study, winograd method and sleeve method that used for patients treated were evaluated and compared retrospectively.
METHODS: 39 case of ingrown toenail of 33 patients treated with winograd method and sleeve method between 2016-2019 in orthopedics clinic in Ağrı State Hospital were evaluated retrospectively. Age, gender, foot and finger side, Heifetz stages, recurrence rate, return time and satisfaction were evaluated in these patients.
RESULTS: Patients who underwent surgical treatment in Ağrı State Hospital between 2016-2019 were followed up for 6 months and the results were reviewed. According to the Heifetz's staging, patients with Stage 3 were included in the study.The results were compared with 18 patients who underwent the Winograd technique and 15 patients who underwent the sleeve method followed up for 6 months.
22 nail stingings of 18 patients with a mean age of 25 who underwent Winograd technique were examined. 17 nail stingings of 15 patients with a mean age of 23 who underwent sleeve procedure were examined. The incidence of recurrence and the incidence of infection were determined at 1. week, 1. month and 6. Month and the results of both groups were close to each other. İn the 6. Month, the patient's satisfaction was scored by 100 points in terms of ease of treatment, comfort after surgery,effectiveness of the treatment and the results of the treatment.
None of the patients had osteomyelitis or any other serious complication.

DISCUSSION AND CONCLUSION: The Winograd method and the sleeve method are some of the successful treatment options in cases of nail stinging. The sleeve method is easier to practice and the healing time is shorter and more satisfying in terms of cosmatic results.

6.
Bolu İl Merkezi Din Görevlilerinin Organ Bağışı Hakkında Bilgi Tutum Ve Davranışları İle Bunları Etkileyen Etmenler, 2017
Knowledge Attıtudes And Behavıors For Organ Donation Of Relıgıous Offıcers İn Bolu Provıncıal Center, 2017
Rabia Kaymak, Seval Alkoy
doi: 10.5505/abantmedj.2019.22599  Sayfalar 119 - 127
GİRİŞ ve AMAÇ: İnsanların yaşamları boyunca karşılaştığı akut ve kronik bazı durumlar organların işlevsiz kalmasına neden olduğu için organ nakli ihtiyacı doğmakta, fakat organ bağışları bu ihtiyacı karşılamaya yetmemektedir. Kimi insanlar dini inançları nedeniyle organ bağışlamaktan kaçınmaktadırlar. Toplumun bu konuda doğru bilgilendirilmesinde ve bu direncin ortadan kaldırılmasında din adamlarına görev düşmektedir. Bu çalışma ile din görevlilerinin organ bağışı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışları ile bunları etkileyen etmenlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesitsel tipteki bu araştırmanın evreni; il merkezindeki 99 caminin 174 çalışanı olup, örneklem seçilmemiş, tüm çalışanlara ulaşılması hedeflenmiş, ancak araştırma 133 kişiyle (%76) tamamlanmıştır. Veriler, intörn doktorlar tarafından yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmış; veri toplamada araştırmacılar tarafından literatüre dayalı olarak hazırlanmış, katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, organ bağışı konusundaki bilgi ve davranışlarını belirleyen bir soru formu ile Organ Bağışı Tutum Ölçeği (OBTÖ) kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilmiştir.
BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 44,0± 8,3, % 96,2’si halen evli, % 96,2 sinin ortalama çocuk sayısı 2,21±,891, meslekte geçirdikleri ortalama yıl 20,9±9,4 olup; % 46,6’sının ailesinde kronik hastalık, % 7,5’inin ailesinde veya çevresinde organ nakline ihtiyacı olan birey vardır. Katılımcıların % 91,7’si organ nakli hakkında bilgiye sahiptir ve bu bilgiye % 82,7’si radyo/TV’den ulaşmıştır. Katılımcıların yalnızca % 3,8’i organlarını bağışlamış, % 26,3’ü ise bağışlamayı düşünmektedir. Çocuk sayısı ile pozitif tutum puanı arasında aynı yönde istatistiksel açıdan anlamlı (rs: 0,204 p: 0,018) çok zayıf bir korelasyon bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Organ bağışında kilit rol oynayan din görevlilerinin konu hakkında bilgileri iyi düzeyde olmasına rağmen; organ bağışlama davranışları ise istenen düzeyde değildir.
INTRODUCTION: Because of acute and chronic conditions that people face during their lives cause organ dysfunction, organ transplantation arises, but organ donations are not sufficient to meet this need. Some people refrain from donating organ because of their religious beliefs. There is a duty for the religious officers in informing the society about this issue and eliminating this resistance. The aim of this study was to determine the knowledge, attitudes and behaviors of religious officials about organ donation and the factors affecting them
METHODS: The universe of this cross-sectional study; 174 employees of the 99 mosques in the city center were selected, all employees were targeted, but the research was completed with 133 (76%). The data were collected by in-person interviews by interns. The data were collected by the researchers on the basis of the literature, the socio-demographic characteristics of the participants, a questionnaire determining the knowledge and behavior of organ donation was used. Significance level p <0.05 was accepted
RESULTS: The mean age of the participants was 44.0 ± 8.3, 96.2%, and 96.2% of the children had an average of 2.21 ±, 891 years of age, and 20.9 ± 9.4 years, respectively. In the family of 46.6%, there is a chronic disease, and 7.5% of the family is in need of organ transplantation in or around the family. 91.7% of the participants have information about organ transplants and 82.7% of this information is from radio / TV. Only 3.8% of the participants donated their organs and 26.3% of them thought of donating. A very weak correlation was found between the number of children and the positive attitude score in the same direction (rs: 0.204 p: 0.018).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although the knowledge of the religious officials who played a key role in organ donation was good; however, organ donation behaviors are not at the desired level.

7.
Demografik ve Biyometrik Özellikler ile Fakoemülsifikasyon Aşamasında Kullanılan Süre ve Gücün Katarakt Ameliyatı Süresi Üzerindeki Etkilerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of the Effects of Demographic and Biometric Characteristics and Time and Power Used in Phacoemulsification on the Duration of Cataract Surgery
Enes Uyar
doi: 10.5505/abantmedj.2019.37880  Sayfalar 128 - 133
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada katarakt ameliyatı olan hastaların demografik ve biyometrik özelliklerinin, katarakt ameliyatının toplam süresi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya katarakt tedavisi amacıyla fakoemülsifikasyon cerrahisi (FAKO) yapılmış 144 hastanın 144 gözü dahil edildi. Hastaların cerrahi sırasındaki parametreleri, aksiyel uzunluk (AU), ön kamara derinliği (ÖKD), lens kalınlığı (LK), merkezi kornea kalınlığı (MKK), dilate pupil çapı (PÇ) ve nükleer skleroz (NS) dereceleri retrospektif olarak incelendi. Elde edilen verilerle toplam FAKO süresi (TFS) arasındaki ilişki korelasyon ve regresyon analizleri ile değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların %55,6’sı (80 hasta) erkekti ve ortalama yaş 67,07 ± 9,77 (40-95 yıl) yıldı. Yapılan analizler sonucunda ultrason süresi (US), NS derecesi ve ÖKD ile TFS arasında zayıf düzeyde ilişki saptandı (sırasıyla R: 0,368, 0,220,-0.256, p.<0,001, 0.008, 0,003). LK ile TFS arasındaki ilişki de çok zayıf olsa da istatistiksel olarak anlamlıydı ( R: 0,187, p: 0,033). Yaş, cinsiyet, psödoeksfoliyasyon (PEKS) durumu, kullanılan ultrason gücü ve diğer biyometrik parametreler ile TFS arasında anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmadı ( tüm veriler için p>0,05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Yaş, cinsiyet, PEKS durumu gibi faktörlerin TFS’yi etkilemediği, biyometrik faktörlerden ÖKD darlığı ve LK artması ile TFS’nin artması arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü. Tüm analizler göz önüne alındığında ise TFS üzerinde etkisi olabilecek asıl faktörlerin hastaların NS dereceleri ve US olduğu düşünüldü.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the demographic and biometric characteristics of patients with cataract surgery and their effects on the total duration of cataract surgery.
METHODS: 144 eyes of 144 patients who underwent phacoemulsification surgery (PHACO) for cataract treatment were included in the study. Surgical parameters and biometric parameters such as axial length (AL), anterior chamber depth (ACD), lens thickness (LT), central corneal thickness (CCT), dilated pupillary diameter (PD) and nuclear sclerosis (NS) grades were retrospectively investigated. The correlation between the obtained data and total PHACO time (TPT) was evaluated by correlation and regression analyzes.
RESULTS: 55.6% (80 patients) of the patients were male and the mean age was 67.07 ± 9.77 (40-95 years) years. According to the analyzes, a weak correlation was found between ultrasound time (UT), NS grade, ACD and TPT (R: 0.368, 0.220, -0.256, p. <0.001, 0.008, 0.003, respectively). Although the relationship between LT and TPT was very weak (R: 0.187, p: 0.033), it was statistically significant. There was no significant relationship between age, gender, pseudoexfoliation (PEX) status, ultrasound power, other biometric parameters and TPT (p> 0.05 for all data).
DISCUSSION AND CONCLUSION: It has been detected that there was a significantly relationship between ACD narrowing, LK increasing and longer TPT. Other biometric and demographic factors such as age, gender and PEX status did not affect TPT. When all analyzes were considered, the main factors that could have an impact on TPT were considered to be NS degrees and UT.

8.
Parazitoloji Laboratuvarına Başvuran Hastalarda Bağırsak Parazitlerinin Görülme Oranları: Altı Yıllık Değerlendirme
Incidence of Intestinal Parasites in Patients Applying to Parasitology Laboratory: A Six-Year Evaluation
Ahmet Özkeklikçi, Fatma Avcıoğlu
doi: 10.5505/abantmedj.2019.65477  Sayfalar 134 - 140
GİRİŞ ve AMAÇ: Ocak 2010 – Aralık 2015 tarihleri arasında hastanemiz Parazitoloji Laboratuvarı’na başvuran hastaların dışkı örnekleri incelenmiştir. Pozitif tespit edilen olguların sosyodemografik özelliklerinin araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 25.470 dışkı ve 156 selofanbant örneğinin sonuçları retrospektif olarak araştırılmıştır. Dışkı örnekleri önce makroskobik olarak sonrasında direkt bakı (nativ-lugol) ve tuzlu su yüzdürme yöntemleriyle incelenmiştir. Entamoeba histolytica veya şüpheli protozoon içeren örneklerde ise trikrom boyama yapılmıştır.
BULGULAR: 3.837 pozitif saptanan olgunun 1.284’ünde (%5.04) B. hominis, 676’sında (%2.65) G. intestinalis, 456’sında (%1.79) E. histolytica/dispar olduğu tespit edilmiştir. Pozitif saptadığımız hastaların 127’sinde (%0.5) birden fazla parazit bir arada görülmüş olup, en sık 20 olguda (%0.08) E. histolytica/dispar- B. hominis birlikteliği saptanmıştır. 156 selofanbant örneğinin 32’sinde (%20) E. vermicularis yumurtaları tespit edilmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Altı yıllık süreçte çoğunluğunu yetişkinlerin oluşturduğu olgularımızda bağırsak parazit prevelansı %15.06 olarak tespit edilerek bağırsak parazitlerinin halen bölgemizde mücadele edilmesi gereken bir sağlık sorunu olduğunu göstermiştir.
INTRODUCTION: Between January 2010 and December 2015, fecal samples of the patients who applied to the Parasitology Laboratory of our hospital were examined. The aim of this study was to investigate the sociodemographic characteristics of positive cases.
METHODS: The results of 25.470 stools and 156 cellophane samples were investigated retrospectively. The stool samples were first examined macroscopically and then they were examined by direct treatment (native-lugol) and saline flotation methods. In cases containing Entamoeba histolytica or suspected protozoan, trichrome staining was fainted.
RESULTS: 3.837 (5.04%) of the cases had B.hominis, 676 (2.65%) had G.intestinalis and 456 (1.79%) had E.histolytica / dispar. We found positive in 127 patients (0.5%) has been found more than one parasite, most commonly from 20 patients (0.08%) E.histolytica/dispar- B.hominis association was determined. E.vermicularis eggs were detected in 32 (20%) of 156 cellophane samples.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The prevalence of intestinal parasites was determined as 15.06% in the cases where adults were mostly formed in the six-year period and showed that intestinal parasites are still a health problem in our region.

9.
Diyabetik polinöropatili hastalarda alfa lipoik asidin glisemik kontrol üzerine etkisi
The effect of Alpha lipoic acid on glycemic control in patients with diabetic polyneuropathy
Nalan Okuroğlu, Meltem Sertbaş, Müzeyyen Eryılmaz, Nüket Manukyan, Ayşegül Şahinsev, Yasar Sertbaş, Ali Özdemir
doi: 10.5505/abantmedj.2019.68235  Sayfalar 141 - 146
GİRİŞ ve AMAÇ: Amaç: Mitokondriyal dehidrojenaz enzimlerindeki kompleksler için doğal bir kofaktör olan alfa-lipoik asidin (ALA), diyabetik periferik nöropati (DPN) semptomlarını iyileştirdiği bildirilmiştir. DPN üzerindeki anti-oksidan etkisinin yanı sıra, mevcut kanıtlar ALA'nın glisemik düzenleme üzerindeki olumlu etkisini göstermektedir. Biz bu çalışmamızda, DPN hastalarında 600 mg oral ALA'nın glisemik kontrol üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya 84 diyabetik hasta(55 kadın, 29 erkek) katıldı. Hastalar Nöropati Disabilite Skoru(NDS) ve Nöropati Semptom Skoru(NSS) ile değerlendirilerek DPN varlığına göre iki gruba ayrıldı. 3 ay boyunca DPN grubuna diğer diyabet tedavilerine ek olarak 600 mg/gün ALA başlanırken diyabeti olmayan hastalarmevcut tedavileri ile devam edildi. Tedavi başlangıcı öncesi ve 3 ay sonrası kan glukozu, HbA1c, total kolesterol, trigliserid düzeyleri karşılaştırıldı, NSS ve NDS hesaplandı.
BULGULAR: ALA kullanan DPN grubunda, tedavi öncesi ortalama açlık glikoz seviyeleri 116,65 mg/dl ve 2. kontrolde 116,33 mg/dl(p = 0,837) ve kontrol grubunda 117,55mg/dl ve 119,5mg/dl’dı (p = 0,480). ALA kullanan grupta HbA1c düzeyleri 1. vizitte % 6.16 ve 2. vizitte % 6.26 saptandı (p = 0,283). Kontrol grubunda ise HbA1c seviyeleri başlangıçta% 6,07 ve 2. vizitte % 6,26 idi (p = 0,065).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik nöropatide oral ALA tedavisinin, açlık plazma glukozu ve Hba1c düzeylerine olumlu etkisi bulunmamaktadır. Klinisyenlerin HbA1c hedeflerine ulaşmak için polifarmasiden kaçınarak randomize klinik çalışmalarla ispatlanmış etkin anti-hiperglisemik ajanları tercih etmesi önerilir.
INTRODUCTION: Alpha-lipoic acid(ALA), a natural co-factor for complexes in mitocondrial dehydrogenase enzymes, had reported to improve symptoms of diabetic peripheral neuropathy(DPN). Besides its anti-oxidant effect on DPN, existing evidence suggests the favorable efficacy of ALA on glycemic regulation. We aim to evaluate the effect of 600 mg orally ALA on glycemic control in patients with DPN.
METHODS: 84 diabetic patients(women: 55, men: 29) participated in this study. The patients were grouped into two according to the presence of DPN evaluated by Neuropathy Disability Score(NDS) and Neuropathy Symptom Score(NSS). DPN diagnosed group received oral 600 mg/daily ALA addition to their diabetes medication whereas non-DPN group preceeded with their current treatment for three months. Blood glucose, HbA1c, total cholesterol, triglycerides levels were compared before and after the treatment. NSS and NDS was performed at the first and second visit.
RESULTS: In ALA treated DPN group, the mean fasting glucose levels before treatment was 116,65 and 116,33 mg/dl end of the treatment(p=0,837) and in the control group 117,55 mg / dl and 119,5, respectively(p=0,480). We also couldn’t demonstrate statistical significance in HbA1c levels in ALA treated group as % 6.16 before and %6.26 after treatment(p=0,283). The HbA1c levels were %6,07±0,5 at baseline and second visit %6,26±0,7 in the control(p=0,065) as well.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Oral ALA treatment in diabetic neuropathy has no benefical effects on fasting plasma glucose and Hba1c levels. To achieve HbA1c goals, clinicians should focus on approved potent anti-hyperglycemic agents to avoid polypharmacy, over and underprescribing.

10.
Tiroid Nodüllerinin İnce İğne Aspirasyon Biyopsisinde İkili Enjektör Modelinin Geleneksel Teknik ile Histopatolojik Sonuçlarının Karşılaştırılması
A comparison of the histopathological results of thyroid nodule biopsy applied with ultrasound-guided traditional technique fine needle aspiration and a novel dual-injector model fine needle aspiration
Çağlayan Çakır
doi: 10.5505/abantmedj.2019.76258  Sayfalar 147 - 154
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda Ultrasonografi (USG) kılavuzluğunda geleneksel ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) ve yeni geliştirmiş olduğumuz ikili enjektör modeli ile İİAB işleminin başarı düzeyinin ölçülmesi çalışmamızın amacını oluşturmaktadır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Aralık 2017-Mayıs 2018 tarihleri arasında klinisyen istemiyle tarafımıza yönlendirilen tiroid nodülü olan hasta grubunda bilgisayar ortamında tasarladığımız ve 3 boyutlu yazıcıdan çıktısını aldığımız ikili enjektör modeliyle USG klavuzluğunda aynı anda iki iğne ile 130 nodülden (Grup 1) ince iğne aspirasyon biyopsisi yaptık. Alınan materyallerin histopatolojik sonuçlarını geleneksel yöntem olan tek iğne kullanılarak yine USG eşliğinde yapılan 169 (Grup 2) adet İİAB sonuçları ile istatistiksel olarak karşılaştırdık. Sitolojik tanılar Bethesda sınıflaması baz alınarak yapılmış olup olguların ultrasonografi bulguları belirlenen kriterler dahilinde kaydedilmiştir.
BULGULAR: Değerlendirilen olguların malign (pozitif)/benign (negatif) oranları, Grup 1 (4/99) ile Grup 2 (5/133) arasında farklı değildi (p= 0,581). Değerlendirmeye alınan Grup 1 olgularının %14,62 (19/130)’i yanlış, %85.38 (111/130)’u doğru, Grup 2 olgularının 12,43 (21/169)’ü yanlış, %87.57 (148/169)’si doğru, toplam %13,4 (40/299) yanlış, %86,6 (259/299)’i doğru bulunmuştur.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda ikili enjektör modeli kullanılarak yapılan tirod biyopsisi başarılı bir metod olarak bulunmuştur.
INTRODUCTION: To compare the cytological aspects of traditional ultrasound guided fine needle aspiration biopsy (FNAB) with the newly developed dual injector model, as the measurement of success
METHODS: A total of 130 thyroid nodules (Group 1) were applied with ultrasound-guided fine needle aspiration biopsy with two needles at the same time. This technique was designed in a computer environment and a 3D printed dual injector model was applied to the patient group between December 2017-May 2018. The histopathological results of the obtained materials were statistically compared with the results of 169 (Group 2) thyroid nodule FNAB biopsies using a single needle, which is the ultrasound-guided traditional method. Cytological diagnoses were based on the Bethesda classification and ultrasonography findings of the cases were recorded within the specified criteria.
RESULTS: No difference was determined in the malignant (positive)/benign (negative) ratios of the evaluated cases in Group 1 (4/99) and Group 2 (5/133) (p = 0.581). In Group 1, the diagnosis was incorrect in 14.62% (19/130) and correct in 85.38% (111/130) of cases. In Group 2, the diagnosis was incorrect in 12.43 (21/169) and correct in 87.57% (148/169) of cases. For the whole sample, these rates were 13.4% (40/299) incorrect and 86.6% (259/299) correctly.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The results of this study showed succesful method in the results of thyroid biopsies made using the binary injector model that was developed in a computer.

11.
Hemşirelik Öğrencilerinin İntramüsküler Enjeksiyon Uygulamasına Yönelik Bilgi Düzeylerinin İncelenmesi
Survey of the knowledge levels for ıntramuscular ınjectıon applıcatıon of nursıng students
Gülşen Ulaş Karaahmetoğlu
doi: 10.5505/abantmedj.2019. 81894  Sayfalar 155 - 161
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışma, bir üniversitenin sağlık bilimleri fakültesinde öğrenim gören hemşirelik bölümü öğrencilerinin IM enjeksiyon uygulaması ile ilgili bilgi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Araştırmanın evrenini sağlık bilimleri fakültesinde öğrenim görmekte olan 395 öğrenci, örneklemini ise verilerin toplandığı tarihlerde okulda bulunan ve bilgilendirme sonrası çalışmaya katılmayı kabul eden 200 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmanın verileri, tanıtıcı özellikler ve IM enjeksiyon işlemine yönelik soruların yer aldığı anket formu ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzdelik dağılımları kullanılmıştır.
BULGULAR: Araştırmaya katılan öğrencilerin % 36.5’inin ikinci sınıfta öğrenim görmekte, % 59.5’inin 20-22 yaşlarında, % 48.5’inin Anadolu – Fen Lisesi mezunu olduğu ve % 64.0’ünün hemşirelik mesleğini isteyerek seçmediği belirlenmiştir. Öğrencilerin % 68.0’inin IM enjeksiyon uygulaması esnasında, ilacı hazırladıktan sonra iğneyi değiştirdiği, % 58.0’inin hava kilidi tekniğini kullandığı, % 55.5’inin IM enjeksiyon uygularken sıklıkla ventrogluteal bölgeyi kullandığı, % 62.5’inin IM enjeksiyon uygularken Z yol tekniğini kullandığı saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu araştırma sonucunda, öğrencilerin intramüsküler enjeksiyon uygulaması ile ilgili teorik bilgi düzeylerinin yeterli olmasına karşın, kanıta dayalı uygulamaları pratikte yeterli düzeyde kullanmadıkları belirlenmiştir.
INTRODUCTION: Study was conducted as a descriptive study to determine the level of knowledge about IM injection application of students of nursing department of health sciences faculty of a university.


METHODS: The universe of this study consisted of 395 students studying at the faculty of health sciences and the sample was composed of 200 students who were in school at the time of data collection and who agreed to participate in the post-informal study. The data of the study were collected by means of a questionnaire, which included questions about the introductory features and the IM injection process. Number and percentage distributions were used in the evaluation of the data.
RESULTS: It was determined that 36.5% of the students who participated in the research were in the second grade, 59.5% of them were in the ages of 20-22, 48.5% of them were Anatolian - Science High School graduates and 64.0% were not willing to choose nursing profession. It was determined that 68.0% of the students changed the needle after preparing the medicine during the injection of IM, 58.0% used the air lock technique, 55.5% used the ventrogluteal region frequently when injecting IM, and 62.5% used Z approach when applying IM injection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: As a result of the study, it was determined that although the theoretical knowledge level of the students about intramuscular injection application is sufficient, they do not use evidence-based applications in practice.



12.
Solunum yolu hastalığı olan çocuklarda Gastroözofageal Reflü Sintigrafisinin değeri
The value of scintigraphy in chidren with respiratory tract disease
Hamdi Afşin, Yakup Yürekli
doi: 10.5505/abantmedj.2019.90022  Sayfalar 162 - 171
GİRİŞ ve AMAÇ: Solunum yolu hastalığı (reaktif hava yolu hastalığı ve/veya tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu) tanılı çocuklarda gastroözofageal reflü (GÖR) varlığını sintigrafik olarak değerlendirilmesi ve hastaların tanı, semptom, bulgu ve yaş grupları ile gastroözofageal reflü arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: : Bu çalışmada 1 Ocak 2004 ve 1 Temmuz 2009 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı’nda GÖR sintigrafisi çekilen pediatrik hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların; öksürük, nefes darlığı, hırıltılı solunum, burun akıntısı ve yüksek ateş gibi semptomları ile GÖR arasında ilişki olup olmadığı araştırılmıştır.
BULGULAR: Reaktif hava yolu hastalığı ve/veya tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu tanısı olan ve GÖR şüphesi ile bölümümüze gönderilen 113 pediatrik hasta (65 erkek, 48 kız) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 6.76 ±3.78 idi (1 ay-16 yaş). Hastaların 76’sında (% 67) GÖR saptandı. GÖR saptanan 76 hastanın 68’inde (% 90) öksürük, 38’inde (% 50) nefes darlığı, 34’ünde (% 44) hırıltılı solunum, 15’inde (%20) burun akıntısı ve 30’un (% 39) yüksek ateş semptom ve/veya bulguları tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tüm hastaların; tanıları, yaş grupları, semptom ve bulguları ile GÖR sıklıkları arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Hastaların solunumsal ve diğer semptom ve bulguları GÖR varlığını öngörmeye katkıda bulunacak anlamlı istatiksel ilişki tespit edilmemiştir.
INTRODUCTION: To evaluate the existence of gastroesophageal reflux (GER) scintigraphically in children with respiratory tract disease (reactive airway disease and/or recurrent respiratory tract infection) and to investigate the relationship between patient diagnoses, symptoms, signs, age groups and gastroesophageal reflux.
METHODS: This study was conducted by retrospective evaluation of patients who underwent gastroesophageal reflux scintigraphy at the Department of Nuclear Medicine Adnan Menderes University between 1 January 2004 and 1 July 2009. It was investigated whether there is a relation between GER and patient symtoms such as cough, dyspnea, wheezing, nasal discharge and high fever.
RESULTS: 113 pediatric patients (65 boys, 48 girls) diagnosed with reactive airway disease and/or recurrent respiratory tract infection who were referred to our department with suspicion of GER were enrolled to this study. The mean age of the patients was 6.76 ±3.78 (1 month-16 years). GER was detected in 76 patients (%67). Among 76 patients gastroesophageal reflux was detected, cough was detected in 68 (90%), dyspnea in 38 (50%), wheezing in 34 (44%) and nasal discharge in 15 (%20) and high fever in 30 (%39).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The relation between the diagnoses, age groups, symptoms and signs of all the patients and the frequency of gastroesophageal reflux was not found statistically significant. For the prediction of gastroesophageal reflux, statistically significant relationship was not detected between respiratory and other symptoms and signs of the patients.

13.
Erkek hastalarda kasık fıtığı ameliyatı sonrası cinsel ilişkiye başlama zamanı
The start time of sexual intercourse after inguinal hernia repair in male patients
Alaattin Öztürk
doi: 10.5505/abantmedj.2019.91489  Sayfalar 172 - 176
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı kasık fıtığı ameliyatından sonra erkek hastaların cinsel ilişkiye ne zaman başladıklarını belirlemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya kasık fıtığı ameliyatı geçiren, erkek ve 18 yaş üstü olan 99 hasta alındı. Bütün hastalara Lichtenstein yöntemi ile fıtık tamiri ameliyatı uygulandı ve ameliyatın ertesi günü taburcu edildiler. Belirli bir süre vermeden kendilerini hazır hissettikleri zaman cinsel ilişkiye başlayabilecekleri hastalara söylendi. Hastalar ameliyattan bir hafta ve 3 ay sonra kontrol edildi. Üç aylık takip sonunda cinsel ilişkiye başlama zamanı sorgulandı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 47,6 yıl (dağılım 20-80) idi. Hastaların 5’i (%5) ameliyattan bir hafta sonra, 25’i (%25,3) 2 hafta sonra, 23’ü (%23,2) 3 hafta sonra, 46’sı (%46,5) 1 ay sonra cinsel ilişkiye başladığını belirtti. Yaşa göre cinsel ilişkiye başlama zamanları karşılaştırıldığında ikinci ve üçüncü haftada cinsel ilişkiye başlayanlar ile dördüncü hafta başlayanlar arasında yaş bakımdan istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi. Dördüncü hafta cinsel ilişkiye başlayan hastaların median yaşı daha ileri bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnguinal herninin Lichtenstein yöntemi ile tamirinden bir hafta sonra cinsel ilişkiye başlayabilecekleri erkek hastalara söylenebilir.
INTRODUCTION: The purpose of this study is to determine when male patients start sexual intercourse after inguinal hernia repair.
METHODS: A total of 99 male patients over 18 year of age who underwent inguinal hernia repair included in this study. All hernia repairs were performed according to Lichtenstein method and all the patients were discharged the day after the operation. Doctors told that they could start sexual intercourse whenever they were ready, without giving a certain point of time. Patients had follow-up visits one week and three months after the operation. At the three months follow-up visit, the starting time of sexual intercourse was questioned.
RESULTS: The mean age of the patients was 47.6 years (range 20-80). Five (5%), 25 (25%), 23 (23%) an 46 (46%) of the patients declared that they began sexual intercourse one week, two weeks, three weeks and four weeks after the operation, respectively. When the starting time of sexual intercourse was compared according to age gruops, there was a statistically significant difference between those in the second and third weeks, and those in the fourth week. The patients who started sexual intercourse in the fourth week were older.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Male patients underwent inguinal hernia repair by Lichtenstein method can be advised to start sexual intercourse one week after the operation.

OLGU SUNUMU
14.
Romatoid Artritli Hastada Koroner Yavaş Akıma Bağlı Akut Miyokard Enfarktüsü: Nadir Bir Olgu Sunumu
Acute Anterior Myocardial Infarction Due To Coronary Slow Flow İn Patient With Rheumatoid Arthritis: A Rare Case Report
Hakan Duman, Hüseyin Durak
doi: 10.5505/abantmedj.2019.37167  Sayfalar 177 - 179
Koroner yavaş akım fenomeni, obstruktif epikardiyal koroner arter hastalığı olmaksızın damarın opasifikasyonunun geciktiği bir anjiyografik fenomendir. Bu yazıda, 75 yaşında daha önce romatoid artrit (RA) tanısı olan, akut anterior miyokard infarktüsü ile başvuran koroner anjiyografisinde sol ön inen koroner arterde ileri derecede koroner yavaş akım (KYA) saptanan bir olgu rapor edilmek istendi.
Coronary slow flow phenomenon is an angiographic phenomenon which opacification of the vessel is delayed without obstructive epicadial coronary artery disese. In this case we reported 75 years old man with a diagnosis of rheumotoid arthritis and anterior myocardial infarction whom coronary angioraphy revealed a severe coronary slow flow in the left descending coronary artery.

15.
Sezaryen sonrası skar endometriozis: Nadir bir cerrahi komplikasyon
Scar endometriosis after caesarean section: A rare surgical complication
İsmail Çetinkaya, Mehmet Tolga Kafadar, Bahar Memiş
doi: 10.5505/abantmedj.2019.85579  Sayfalar 180 - 183
Endometriozis, fonksiyonel endometrium bez ve stromanın, uterin kavite dışında büyümesidir. Skar endometriozis oldukça nadir görülen bir hastalık olup, teşhisi operasyon materyalinin incelenmesiyle konulur. Geçirilmiş jinekolojik operasyon ve laparoskopi sonrası trokar yerinde ve amniyosentez sonrasında skar dokusunda endometriozis saptanabilmektedir. Skar endometriozisi sezaryen başta olmak üzere yapılan jinekolojik girişimler sonrası, insizyon skar dokusunda veya komşuluğunda gelişebilen endometrium bez ve stromasından oluşan bir kitledir. Bu olguda, insizyon skarının lateralinde, çevre dokulara yerleşmiş skar kitlesi olan, üç yıl önce sezaryen ile doğum yapmış 26 yaşında kadın olgu sunuldu. Operasyonda eksizyonla tedavi edilen hastanın histopatolojik incelemesi endometriozis olarak rapor edildi.
Endometriosis is the growth of the functional endometrium gland and stroma outside the uterine cavity. Scar endometriosis is a very rare disease and diagnosis can only be made by examining the operation material. Endometriosis can be detected in the scar tissue after amniocentesis in the trocar site after the gynecological operation and laparoscopy. Scar endometriosis is a mass consisting of endometrium gland and stroma which can develop in the vicinity of the incision scar or adjacent to it after gynecological interventions, mainly cesarean section. In this case, a 26-year-old female patient with a cesarean birth history three years ago who had scar mass located in the peripheral tissues after the incision scar was presented. Histopathological examination of the patient treated with excision in operation was reported as endometriosis.

LookUs & Online Makale